
Kız kısmı çağırır da oğlan durabilir mi? Uçtu gitti, yanında da biz. ''Abla'' kontenjanından oradaydım ben de. Oğlumuz sevdiğiyle barıştı, yüzüğünü taktı. Kısmetse düğünümüz var yakında. Delikanlı pırlanta gibi bir kardeşimiz. Seviyor kızı, evlenmek istiyor. Aileler de tanıştı, iş tamamına erecek derken amanın! Ayrıldılar. Oğlan perişan, kız perişan.
Öf! Öf ki ne öf hem de. Futbolla pek ilgim olmadığından bizim takımın formasının rengine de dikkat etmemişim haliyle. Basındaki haberleri de alışveriş, süs vb. haberlerin dışında kaldığından ilgimi de çekmemiş demek. Hala kırmızı beyaz giyiyor sanıyorum millilerimizi. Öyle bilmeye de devam ediyorum. Avrupa kupası başladığından beri acınacak haldeyim. Her gördüğüm sakallıyı babam, her gördüm kırmızılıyı da bizim takımın futbolcusu sanıyorum resmen. Portekiz maçında kırmızılıları bizimkiler sandım, golü izleyince bir sevindim ki aman aman. Evde misafirler vardı ters ters baktılar da öyle anladım golü biz atmamışız.
'' Meraklısına... Ruhsat sahibinden... Az kullanılmış... Bakımlı... Motor kaporta yenilendi... Motor yüksek devirde bile tam randımanlı, sessizlik garantisi... Kontrolleri yapılmış... Trafiğe çıkarılmamış... Charter'a verilmemiş... Şık, sportif... Otomatik vitesli... Dijital kumanda paneli... Çok fonksiyonlu... Hafif bir dokunuşu bile algılayan hassas sensörler... Kullanması keyifli... İnanılmaz...
Bir çift kanat... Bir çift yürek... O yürekteki bir çift motor... Biri hayat, biri aşk... Hayatın içinde anne, baba, çocuk, ''eş'' var, iş var, aş var. Aşk' ın içinde ''aşk'' var, ''eş'', bazen var. İnsan, ikisiyle bir bütün. İkisi de sorunsuz çalışsın istiyor, ikisiyle kanatlanıyor. İkisiyle birden yaşamın tadına varıyor.
Yazıya ''dişi'' derim. Olduğu gibi kalmadığı, pek çok düşünceyi doğurduğu için. Yazıyı yazan kalem de ''erkek'' oluyor haliyle. Kalem, harflerden aksesuarlar yapıyor, kelimelerden elbiseler. Dişi olan yazıyı giydirmek için.Giydirmesini bilirse yazı da güzelleşiyor. Bir kadının üzerindeki elbiseyle güzelleşmesi gibi. Elbisenin kumaşı,modeli hep kalemin elinde. Dekoltesini de kalem açıyor. Kadınının dekoltesi gibi yerinde ve dozunda olursa keyfine doyum olmuyor. Kalemde zevk yoksa dekolte bozuyor yazıyı. Kalemin ''gusto'' su yoksa hem göğüs, hem bacak hem de ayak dekoltesi çıkıyor ortaya. Oysa yazıda da giyinmesini bilen kadın gibi sadece bir dekolte olması güzel. O da belli belirsiz, ortaya dökmeden, varlığını hissettirecek kadar. Açmadan, kışkırtıcı bir vaat olarak kalmasını bilecek kadar.

Sustular! Adam kızına tecavüz ediyordu. Karısı biliyordu. Evin altında neler olduğunu orada kimlerin olduğunu biliyordu, sustu. Komşuları biliyordu. Biliyorlardı. Sustular. Delikanlı kızı kaçırıp hapsetmişti. İşkence yaptı, kemiklerini kırdı, tıp öğrencisiydi. Annesi biliyordu, yeri geldi yardım etti, kızın yaralarını sardı gerektiğinde; sustu o da. Adam bebeğe tecavüz ediyordu, 8 aylıktı o masum. Annesi biliyordu, hastanede ne diyeceğini bilememişti.
Olmaz mı? Olur hem de bal gibi olur. Herşeyin taklidi, günümüz deyişiyle ''çakma'' sı var da ''koca''nın neden olmasın? ''Çakma koca.'' Çakma çanta gibi aynı. Tanınmış bir markaya paran yetmez, Kapalıçarşı'dan, olmadı Beşiktaş pazarından alırsın hani. Görünüm ve model olarak avutur bir süre. Bir kaç defa dışarı çıkarsın, içine sinmemeye başlar, baktın olacak gibi değil, para biriktirip adam gibisini almaya karar verirsin. Defolarına sinir olursun çünkü.
Bizim kuşağın kült önderlerinden biriydi Karl Marx. Yeni yetme çağlarımızda düşünce hayatımızın kilometre taşlarındandı. Kitaplarını eline alıp da okuyup anlamaya çalışmayan yoktu çevremde. Hayata dair bazı notlar almıştım kendim için. Zamanla düşünce hayatım kendine göre bir şekil aldı haliyle. Ama üzerimde belki de o dönemin de etkisiyle derin izler bıraktığını söyleyebilirim. Bütün düşüncelerine katılmıyorum ama bu her dediğini de reddetmemi gerektirmiyor tabii ki.
Bahar geldi. Havalar biraz serin ama olsun, her yer yemyeşil. İnsan da doğa gibi baharda bir başka oluyor. Toprak altındaki tohumların çimlenmesi,kuru dallara su yürümesi gibi insanın da damarlarına ''can'' yürüyor sanki. Kışın kasveti ve karanlığı ruhlarımızı da terkediyor yavaş yavaş. Benim için bu yenilenme sokaklarda arabalarda çilekleri görmemle başlıyor. Marketlerde neredeyse oniki ay çilek var ama böyle arabalarda ve pazarlardaki çilek benim beklediğim. Başka herhangi bir meyve değil, illa çilek olacak. Kırmızı pembe minik minik çileğin boyundan büyük kokusu belki beni baştan çıkaran... Kimbilir...
Bir kaç gün önce Eyüp Sultan Camiine gelmiştim. İstanbul'da en sevdiğim mekanlardan birisidir burası. Herzamanki gibi çok kalabalık bir gündü. Abdest almak için lavaboya girdim.İçerisi tam bir curcunaydı;çoluk çocuk kalabalık, evlere şenlik bir hal. Yanıma bir hanım oturdu arkadaşıyla da konuşuyorlar bir yandan.Arkadaşı ''pantolonun içine külotlu çorap giymeseydin keşke nasıl abdest alacaksın'' filan deyince ilgimi çekti. Sonra pantalonu ve çorapları çıkarıp öyle abdest almaya karar verdi yanımdaki hanım. Kot pantolonlu, sarışın hoş bir bayan. Baktım, iç çamaşırıyla kaldı başladı abdestini almaya. Ben de ''tamam'' dedim, şimdi bu yobaz sürüsü yolar bu kadıncağızı. Tetikte bekliyorum, olur da bir şey olursa koruyayım diye.
Önceki sene kızımın lise mezuniyet balosu vardı. Eve döndüğünde anlattığı tek şey erkek arkadaşlarından birinin rakı bardağı ile pistte yaptığı gösteri oldu. Delikanlı zeybek havasında rakı bardağı ile nefis bir gösteri yapmış. Hiç görmemiştim, ilgimi çekti.Başka bir yerde izleme şansım olunca kızıma hak verdim. Harika birşey. Kadın da erkek de yapabiliyor. Bendenizin rakı ile arası pek olmadığından izleyici modundaydım maalesef.

Hatırlar mısınız bilmem. Benim çocukluğumda tv siyah beyazdı.Yayın koptuğu zaman ekranda bir resim olurdu, ''necefli maşrapa''. Fonda bir müzik, arıza giderilinceye kadar onu seyrederdik. Çocuk halimle hiç televizyonun başından kalkmazdım normal yayına geçinceye kadar, niyeyse. Gündemi düşündükçe durduk yerde aklıma gelir oldu o maşrapa. Arka planda başka şeyler olurken izleyicilere seyirlik başka şeyler niyetine daha doğrusu necefli maşrapa olacak şeyler sunuluyor gibi geliyor bana.
''Shalimar'' Parfüm... Unutulmaz bir aşka adanmış bir parfüm. Romantik bir aşk hikayesinin sembolü. Efsaneye göre, Hint Kralı Şah Cihan, Tac Mahal adlı cariyesini çok sever. Bu kral, dünyadaki tüm erkekler gibi, sevgilisini sevindirmek için elinden geleni yapar. Kral, çok sayıda güzel park yaptırarak, Tac Mahal'le el ele parklarda dolaşır, sohbet eder. Kral, çok sevdiği bu kadının gözlerinde çok daha güzel bir başka dünya bulur. İkisinin izlerini taşıyan parklar, Shalimar olarak adlandırılır. Shalimar, Hint dilinde "aşkın kutsal sarayı" anlamına geliyor.
Deniz... Uçsuz bucaksız bir su.Kıyıda ayaklarını yalayan munis bir dalga. Sakin, serin, pırıltılı, huzur verici. Kurnaz ama. İçine girmek için soyunman gerek. Taşıdığın bütün sıfatları teker teker çıkarmalısın kıyıda. Denize sadece kendin olarak girebilirsin. Herşeyini bırakır ama mahremiyetini korursun. Deniz saygı duyar mahremiyete. Ürperirsin ilk anda, soğuk gelir. Yavaş yavaş alışırsın. Yüzme biliyorsan tadını çıkarmaya başlarsın. Ama fazla açılamazsın, derinleşir, yorar seni. O kadarıyla yetinirsin bazen. Üzerinde tadı kalır, tuzu kalır, kokusu kalır, ıslaklığı kalır, diriliği kalır.
Hayat ne tuhaf. Dünyaya gelirken bilmez insanoğlu kendini nelerin beklediğini. Daha çocukluğunda karşılaşabilir çetin hayat mücadelesiyle. Kendi dışında gelişen olayların bile bedelini ödemek zorunda kalabilir kimileri. Kimileri de bir anda allak bullak olan kurulu düzenlerinin bozulmasının travmasını yaşar. Öyle olaylar var ki insanın yaşamında açtığı hasarın büyüklüğü sıcağı sıcağına anlaşılmaz. İnsan o fırtınaya dönen rüzgarda savrulmamaya çalışırken içindeki hasarı farkedemez bile. Biraz ortalık durulsun başlar yaranın acısı. Olanlar da önce kendini suçlama, bu devreyi atlatırsa sebep olanlara düşman kesilme, bu devreyi de sağ salim geçirdiyse bu sefer kendini hayata kapama dönemine girer.