
Geçen yıl, tam da bu mevsimde... Konak'da Sabancı Kültür Merkezi'nden çıktım, eve geleceğim. Önümde gepgeniş, tertemiz asfaltlı bir cadde. Yeni asfaltlandığı belli.
Manisa Belediye Başkanı Bülent KAR; Türk Dünyası Belediyeler Birliği Toplantısı için Ankara'ya gittiğinde, AKP Manisa Milletvekilleri Bülent ARINÇ ve Hüseyin TANRIVERDİ ile görüşmüş. Kendisine, 19 Mayıs gösterilerinde Celal Bayar Üniversitesi öğrencileri kızlarımızın kıyafeti hakkında eleştiriler yöneltilmiş. İşin ilginç yönü Belediye Başkanının tavrı: "Üniversite öğrencilerinin kıyafetlerinin Ankara'da huzursuzluk yarattığını gördük. Step gösterisinde böyle kıyafetlerin uygun olmadığı söylendi. Biz bu konuda programı yapan İl Milli Eğitim Müdürlüğümüz ile görüştük. Önümüzdeki yılki kutlamalarda bu tatsızlığın yaşanmayacağını sanıyoruz. Öğrencilerin kıyafetleri ile bu kadar ön plana çıkmamız ve gündeme bu şekilde gelmemiz hoş olmadı." demiş.

"Başbakan, öfke kullanırken bile bu ülkeye hizmet ediyor!" Bu sözleri kim söylüyor biliyor musunuz? Başbakanımızın kendisi. Gaziantep'te halka hitaben yaptığı konuşmada, kendisine yöneltilen hiddet ve öfkeli olmasıyla ilgili suçlamalar üzerine böyle konuşuyor. Sayın başbakan; öfkelenmeden, hiddetlenmeden idare edemiyor musunuz bu güzel ülkeyi? Ben şahsen sıkıldım artık sizin her fırsatta bağırıp çağırmalarınızı, ona buna hakaret etmelerinizi dinlemekten. Gerçekten sizi ekranlarda gördüğümde titremeye başlıyorum, huzurum kaçıyor. "Sayın başbakanımız, acaba şimdi kime hakaret edecek, niçin hiddetlenecek?" diye bekliyorum.

Sevgili Türk kadınları, Başörtülüsüyle, başı açığıyla sayın Başbakanımızın canları, ciğerleri! (Türbanlıları saymadı Başbakan) Duyduk duymadık demeyin, domuz eti yemeyin, çiğ süt içmeyin! Yağmurlu havalarda sokağa çıkmayın, kar yağdığında pencereden bakmayın! Birinci vazifeniz çocuk yapmak, ikinci vazifeniz onları sokağa salmak olsun. Çayıra salarsanız Mevla kayırırır, bayıra salarsanız düşer bağırır. Asil Türk kadını, eğer nüfusumuzun azalmamasını istiyorsak her ailenin en az 3 çocuğu olması lâzım. Sayın Başbakanımızın 4 çocuğu olmasına rağmen "Keşke daha fazla olsaydı!" diye üzülmektedir.

Her kapı çalışında, "Ekmeğe zam mı geldi?" diye telaşlanıyorum. Bu telaş beni alıp çocukluğuma götürüyor. Karafırın kelimesinin sözlüğümüze girmediği, bütün fırınların odun ateşiyle ısıtıldığı yıllara. Mis gibi ekmekler geçiyor gözlerimin önünden, dalıyorum hayal âlemine. Rahmetli annem her fırından gelişimde azarlardı beni. Mutlaka ekmeğin birisini yolda yarılardım. "Beni ye!" der gibiydi mis gibi kokan ekmekler, ben de yerdim. Beyaz ekmeğe francala derdik. Bir de esmer ekmek ve tava ekmeği vardı. Başka ekmek çeşidi bilmezdik. Alışveriş fileleri vardı o zamanlar, alışveriş torbaları yerine. Yollarda ellerindeki filede 10-15 ekmek taşıyanını göremezdik. İzmir'de 5-15 çocuğu olan aileler yoktu, bu hakikatleri sadece gazetelerde okurduk ara sıra. Bizim aile 6 kişilikti, günde 2-3 ekmek tüketirdik.

Christoph'u İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda karşıladım, birkaç günlüğüne kiraladığım arabayla şehre dönüyoruz. Christoph beni biraz şaşırttı. Yolda "kadın, kadın" diye başımın etini yedi. Ben reklamcılık yapıyorum. O taraklarda bezim yok. Burası Almanya değil ki, her köşede bir hatun bulalım. Sonra "Ayıp ya, Christoph, daha yeni geldin, benden ne istiyorsun?" dedim. Bizimki ayıp, mayıp dinlemiyor.

Star TV'de "Armağan Çağlayan'la Bugün"programını izliyorum. Konuklarından birisi de Mustafa KESER. Bilmem tanımayanınız var mı? Hani elinde oyalı mendille, TV kanallarında istek üzerine repertuvarından şarkılar okur. Alaylı ama; konservatuvar mezunu müzisyenleri bile beğenmez, hele Bülent Ersoy'a her fırsatta gönderme yapar. Bu yazımda Mustafa Keser'i analiz etmeyeceğim. Yalnız Armağan Çağlayan'ın, "- Siz pavyonlarda şarkı söyleyerek işe başlamışsınız, doğru mu? Pavyon hayatı nasıldır?" sorusuna verdiği cevap tam gerçekleri yansıtmıyor. Yazımın konusu bu cevaptan doğdu. Şöyle dedi;

Aman ha! Sakın ha! Nemize gerek?Avrupalı olmak? Biz böyle gelmişiz böyle gitmeliyiz. Avrupalı çocuklar karlı havalarda buz pateni kayarak, anoraklarını giyerek korkusuzca gidiyorlar okullarına. Biz okulları tatil ediyoruz. Avrupa ülkelerinde bir taraftan kar yağıyor bir taraftan yollar temizleniyor, tuzlanıyor. Trafik akışı normal seyrini devam ettiriyor. Televizyonlarda kar dolayısıyla meydana gelen kaza haberleri görmek çok zor. Bizim televizyonlarımız ana haberlerinde yarım saat kar yağışının hasarlarını anlatıyor.

Gelişmiş hiçbir Avrupa Ülkesinde bizdeki kadar bol sokak kedisi göremezsiniz. Bazılarında hiç sokak kedisi yoktur. Bunu nasıl başardıklarını bilemem ama bizdeki kadar bol sokak kedisi olan var mı onu da bilmiyorum. Mahallemizdeki çöp konteynerlerinin çevresinde her gün 10-15 kedi durur. Havrasokağına balıkçıların yanına uğrarım tezgâhların altları, çevresi kedi dolu. Benim, kedileri sevmem için pek fazla bir neden yok. Eski ve tarihi evimin damını rezil ettiler. Tavanları kırıp döktüler, yukarı bölümü oturamayacak hale getirdiler. Şimdi mutfağı da kullanamadığım için alt taraftaki odamdayım, önünü de geçici olarak mutfak gibi kullanıyorum. Terastan filân gelen kedilerden rahat yok. Biraz bulaşık bir tabak bırakamıyorum. Her an rahatsız ediyorlar beni. Buna rağmen kedileri çok

Özel televizyon kanalları çıktığında sevinmiştik. "Artık TRT'nin esiri olmayacağız!" çığlıkları attık. Çok da güzel oldu. Bilmediğimiz birçok Türkiye gerçeklerini özel televizyon programlarından öğrendik. İnsanlarımızın birçoğunun maddi sıkıntıları olduğundan, boş zamanlarını televizyon başında oturarak değerlendiriyorlar. Herhangi bir spor kulübüne, derneğe üye olanımız, boş zamanlarını hobileriyle değerlendirenimiz az. Varsa yoksa televizyon. Yıllar önce, bir misafir geldiğinde televizyonu açık tutmak misafire saygısızlık sayılıyordu. Ama şimdi misafir, "şu televizyonu açsana ya!" diye istekte bulunuyor. Hatta kumandayı eline alıp istediği programları ev sahibine de seyrettiren misafirler türedi.

Kredi kartı, aslında çağdaş bir buluş. Cebinde para taşıma rizikosundan kurtarıyor insanı. Kartını çaldırırsan hırsızın oradan para çekmesini engelleyebilirsin. Ama bankacılık sisteminin adam gibi işlediği toplumlar için düşünülmüş. Bizde ise vatandaşın mutsuzluğunu artırmak, onu cendereye sokmak, çaresiz bırakmak için kullandırılan bir araç.

Türkiye'ye temelli döndüğüm 1995 yılından beri her bindiğim taksinin şoförü ile bu konuyu konuşmaya çalıştım. Belki birisinin kafası yatar da patronuna bildirir diye. Ama 13 yıldır bir ses çıkmamıştı. Taksi Çağrı Merkeziydi benim anlatıp, Almanya'dan örnek verdiğim. Münih'te 3 tane değişik firmanın çağrı merkezi vardı. Telefon numaraları da kolayca akılda kalabilecek şekilde. Mesela birinin numarası şöyleydi: 444 444 Unutur musunuz bu numarayı? Münih'in hangi semtinde olursanız olun, en kıyısında köşesinde, şehre en uzak mesafede, fark etmez. İlle de ana caddeye çıkacağım, taksi durağı arayacağım diye uğraşmıyorsunuz. Yeter ki bu merkezi arayın ve bulunduğunuz yeri tarif edebilin. Çağrı merkezi kendisine bağlı olarak çalışan taksilere telsizden anons geçerek adresi veriyor. O adrese en yakın taksi de, "Ben yakınlardayım, gidiyorum." diye bildiriyor. Çoğu kez birkaç dakikada taksi yanınızda.


İNSAN HAYATIYLA MAYTAP GEÇMEK! Gençliğimde, "Türkiye'de insanlar tesadüfen yaşıyor, Avrupa'da ise tesadüfen ölüyor." sözünü herkes söylerdi. 45 yıl geçti benim gençliğim geçeli, ama bu söz hâlâ geçip gitmemiş, güncelliğini yitirmemiş. İstanbul Zeytinburnu'nda 6 katlı bir binada ruhsatsız maytap ve havaî fişek imal eden firmada patlama oldu ya... Bu sözü hatırlattı bana.