<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>izmirLife - izmir kent günlüğü &#187; Mehmet Sağlam</title>
	<atom:link href="http://www.izmirlife.com/category/mehmet-saglam-yazarlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.izmirlife.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Jan 2012 14:45:27 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kemalizm Yeniden</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/23/kemalizm-yeniden/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/23/kemalizm-yeniden/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Feb 2009 20:25:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçü Düşünce Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Daniel Rodrik]]></category>
		<category><![CDATA[Tülay ÖZÜERMAN]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye İktisat Kongresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2869</guid>
		<description><![CDATA[


ADD’nin 21 Şubat 2009 günü İzmir’de düzenlediği “Türkiye İktisat Kongresi” üst başlıklı toplantının “Kemalist Ekonomi” alt başlıklı oturumunda konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi &#8211; İktisâdi ve İdarî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN’ın yaptığı konuşmasındaki her cümlenin altı kalın kalın çizilecek türdendi. Aldığım notların kısaltılmış biçimini bilginize sunuyorum:
“Kültür bir bütündür. Kültüre dışarıdan gelen herhangi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/23/kemalizm-yeniden/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F23%2Fkemalizm-yeniden%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22Kemalizm%20Yeniden%22%20%7D);"></div>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-2870" style="border: 3px solid black; margin-top: 5px; margin-bottom: 5px;" title="Kemalizm Yeniden" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/uploads/2009/02/add-izmir.jpg" alt="" width="550" /><br />
ADD’nin 21 Şubat 2009 günü İzmir’de düzenlediği “Türkiye İktisat Kongresi” üst başlıklı toplantının “Kemalist Ekonomi” alt başlıklı oturumunda konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi &#8211; İktisâdi ve İdarî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN’ın yaptığı konuşmasındaki her cümlenin altı kalın kalın çizilecek türdendi. Aldığım notların kısaltılmış biçimini bilginize sunuyorum:</p>
<p>“Kültür bir bütündür. Kültüre dışarıdan gelen herhangi bir etki, o bütünün bütün parçalarını da hiç kuşkusuz etkiler. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz ve adına küreselleşme denen bu süreçte yaşamakta olduğumuz olumsuzluklar, kültürün dönüştürülmesinden kaynaklanıyor.</p>
<p>Daniel Rodrik bu konuda şöyle der: “Önemli olan küreselleşip küreselleşmediğiniz değil; nasıl küreselleştirildiğinizdir&#8230;” İçinden geçtiğimiz süreç kendimizin belirlediği değil; bizim dışımızdakilerin belirleyip bizi sürükledikleri bir süreçtir.</p>
<p>Öyleyse Türkiye’yi iyi okumamız için yalnız Türkiye’nin içini değil; Türkiye’yi dışarıdan yönlendirenlerin Türkiye’yi nereye götürmek istediklerini iyi okumamız gerekiyor. Aynı şekilde, Avrupa Birliği gerçeğini doğru okumak için Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu uluslararası sistemi biliyor olmak gerekir. Bugün AB’nin dünkü AB olmayışının nedeni, değişen, dönüşen uluslararası sistem ve bu sistem içerisinde değişen ilişkiler ağıdır. Dolayısıyla Türkiye’ye bakarken de eski alışkanlıklar içinde bakmak doğru olmayacaktır.</p>
<p>Türkiye’nin bugününe bakmadan önce, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına gitmek ve Atatürk’ün neler yapmak istediklerine bakmak istedim. Tabii ki bir siyaset bilimci olarak, konuyu siyasete çekeceğim:</p>
<p>Atatürk’ün millî iktisat modelini ortaya çıkaran bir milli siyaset formülü vardı. O günkü süreç içinde önce ne dedi?.. Misakı Millî, yani Ulusal Ant&#8230; Bu, yeni ulusal devletin ilkelerini belirleyen ve sınırlarını çizen bir ant idi. Daha sonraları millî vatan, millî devlet kavramları gündeme geldi ve bu ilkeler sayesinde Türk toplumu ümmet olmaktan çıkıp millet hâline gelmeye başladı.</p>
<p>Bu proje birbirine eklemlenen devrimlerle, bir süreç içinde topluma benimsetilmeye çalışıldı. Daha sonra bu yeni devlet cumhuriyet ile taçlandırıldı. Ve cumhuriyet, çağına uygun olarak, demokrasiyi öyle ya da böyle ülkeye taşıyacak kapıları aralayan bir anayasa ile kurumsallaştırılmaya çalışıldı. 20 Ocak 1921 tarihli “Teşkilâtı Esasîye Kanunu” içinde yer alan 3’üncü maddede Atatürk’ün büyük önem verdiği “Ulusal Egemenlik” anlayışı kabul edildi.</p>
<p>Atatürk’ün ilk siyasal devrimi Cumhuriyet’in ilânıdır. Cumhuriyet devrimciliktir&#8230; Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik, Devrimcilik ilkesinin ardılıdırlar. Cumhuriyet kurulduğu günden itibaren sürekli olarak geliştirilen yeni açılımlarla güçlendirildi. Devrimler sayesinde rejim güçlendirildi. O döneme baktığımızda önümüze çıkan başlık “Üretim”. Üretimde ne vardır? Özgüven&#8230; Özgüvenin olduğu yerde ise tüm kurumlar diridir.</p>
<p>Bugün gözden kaçırdığımız bir şey var, o da şu: İçinden geçtiğimiz süreç, Cumhuriyet&#8217;i tasfiye ve devrime karşı da karşı-devrimin örgütlenmesi sürecidir. Bu tablo şöyle özetlenebilir:</p>
<p>a) Günümüzde hakim olan anlayış, başlığı üretim ve özgüven değil; tüketimdir (edilgenleştirilme ve teslimiyet).</p>
<p>b) Cumhuriyet’in tam bağımsızlık anlayışı; bugün her alanda bağımlılığa dönüştürülmektedir.</p>
<p>c) Yenilikler “asker devlet” eliyle getirilmişti; bugün yerine “polis devleti” getirilmiştir.</p>
<p>d) Asker ülkeye yenilikleri taşıyan kurumdu. Asker devlette bir demokrasi ideali vardı; bugün oluşturulmaya çalışılan polis devleti ile bir faşist yöntem demokrasi idealinden uzaklaşılıyor.</p>
<p>e) Özgürleştirme, özgür birey yaratma ideali vardı; bugün bağımlılaştırma, baskılama ve kulluğa doğru bir gidiş var.</p>
<p>f) Devletleştirme yerini özelleştirmeye bıraktı.</p>
<p>g) Batılılaşma, çağdaşlaşma anlayışından uzaklaşıldı. Artık AB ve onun kriterleri ile Avrupalılaşma’yı hedefleyen bir Türkiye var.</p>
<p>h) Evrensel ideallerin yerini; bölgesel menfaatler aldı.</p>
<p>i) Ulusalcı anlayıştan; bugün yerelci anlayışa doğru bir dönüştürülme süreci var.</p>
<p>j) Bizi bir arada tutan yer kamusal alandı; bugün özele geçiliyor.</p>
<p>k) Toplumculuktan ve toplumsaldan; bugün bireyciliğe geçiriliyoruz (bireyselliğe değil).</p>
<p>Bugün karşı devrim bir dalga hâline dönüşmüş görünüyor ve göründüğü kadar güçlü değil aslında; fakat karşı devrime karşı direnişi baskılayabilecek bir örgütlenme modeli oluşturmuş durumdalar, hem içeriden hem dışarıdan edindikleri işbirlikçiler sayesinde.</p>
<p>Bu gidişe dur diyecek insanlar ne yapıyorlar?.. Hâlâ kendi zeminleri üzerinde kendi alışık oldukları mücadelelerini sürdürüyorlar. Oysa Kemalist Ekonomi’den söz ettiğimiz yerde bir dirilikten, bir dirilişten, bir direnişten söz ediyoruz demektir.</p>
<p>Eğer demokrasiyi yeniden diriltmek ve korumak istiyorsak, köklü demokrasilere tekrar bakmamız gerekir. Onlar köklü kurumları sayesinde yaşatıyorlar demokrasilerini. Öyleyse, demokrasiyi var eden köklü kurumlarımıza vurmak yerine, onları sahiplenmek, korumak ve güçlendirmek durumundayız.</p>
<p>Tartışmacı demokrasi diye bir kavram üretilmiş; her köklü kurum kıyasıya eleştiriliyor. Çoğumuz bu sürecin o kurumları tasfiye etmeye yönelik olduğunu göremiyoruz. Bu kurumların başında ordu geliyor. Sonra hukuk ve anayasa&#8230; Bugün ısrarla yapılmak istenen “yeni” anayasa, bize “1982 Anayasası”nı dahi aratabilir. Hukuk sistemi içindeki koruma duvarlarımızı yıkarak, demokrasiyi var edemeyiz.</p>
<p>Çoğumuzun göz ardı ettiği bir şey var: Karşı devrim, Cumhuriyet Kurumları’nı kendisi tasfiye etmiyor; o kurumları kendi içinden kendi kendini tasfiye edecek hâle getiriyor. Bu da, “sebepleri değil sonuçları oku” süreci ile dayatılıyor bizlere. Oysa sonuçları değil, asıl nedenleri okumamız gerekiyor. Tıpkı darbeleri sonuçlarıyla değil; sebepleri ile yeniden okumamız gerektiği gibi&#8230;</p>
<p>Bugün devlet ekonomik anlamda küçülürken, siyasal anlamda toplumu baskılayacak şekilde devleti elinde bulunduranların güçleri fiilen arttırıldı. O zaman Türkiye’de anayasal rejim yıkılmış; yerine (teokratik) faşist bir baskı rejimi oturtulmak üzeredir, denilebilir.</p>
<p>Öyleyse, daha fazla gecikmeksizin aydın sorumluluğunu anımsamak durumundayız&#8230; Aydın sorumluluğu: unuttuğumuz bilimi yeniden geri çağırmaktır.. Topluma kabul ettirilmiş ezberlerin içinde düşünmek değil; toplumu yeniden bilimin ışığında düşünmeye zorlamaktır.. Topluma sonuçları değil; nedenleri okuyup anlatmakla yardımcı olmaktır.. Siyasetçilerin gösterdiği parlak yüzün arka tarafını göstermektir.. Türkiye’nin bugünkü noktaya nasıl getirildiğini sonuçlarla değil, sebepleri ile anlatmaktır&#8230;</p>
<p>Birkaç aydının bir araya geldiğinde kendi tarafındaki insanları nasıl aşağı indireceğini düşünmesi, karşı devrimcilerin elini güçlendirmektedir. Hâlâ kimin gidip, kimin geleceği gibi kişilere odaklı tartışmalarla meşgul olanlar, örgütlü yapılarını çözdükçe, karşı devrime güç verdiklerinin farkında değiller.</p>
<p>AB limanına demirlemek hayali ile bir yandan en değerli yüklerimizi (kurumlarımızın içini) boşaltırken, bir yandan da gemimizin su almasına (dış müdahalelere) aldırmaksızın pupa yelken ilerleyeceğimizi sanıyoruz. Türkiye hâlâ AB’ye girebilmiş değil. Ancak AB, haddinden fazla iç ve dış ilişkilerine müdahale edecek kadar Türkiye’ye nüfuz etmiş durumda. İlerleme raporları Türkiye’den çok, AB’nin ilerleyişinin belgeleri âdeta.</p>
<p>İşte böyle bir kriz içerisinden geçerken, asıl bunları sorgulamamız gerekirken, geçmişle gelecek arasına sıkışık kaldık. Ve o sıkıştırılmışlık duygusu içerisinde, “Nitelik” ezberine takılarak, o gitsin-bu gelsin tartışmasına takılırken; niceliklerin yönlendirilen iradesiyle sandıklardan çıkarak, çoğunlukta olduklarını iddia edenlerin projelerinin sonuçlarına katlanmak zorunda bırakıldık!</p>
<p>Bunu dönüştürmek istiyorsak eğer, küreselleşmenin bir kader olduğu anlayışının yıkılması gerekiyor! Ben ölünceye kadar “Kemalizm yeniden&#8230;” diyeceğim. Bununla, Kemalizm’in o pür mantığından; başlangıçtan itibaren tavizsiz bir şekilde sürdürülen politikalarla oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş felsefesine geri dönmekten söz ediyorum. Siz köklü kurumlarınızı yok ederek, kendi kuruluş felsefenize ihanet ederek bir yere varamazsınız! O felsefeye ve kurumlara sahip çıktığınız sürece varlığınızı koruyabilirsiniz.</p>
<p>Eleştirmek&#8230; Bu, bir hastalık hâline geldi. Kendi içimizden kendimizi kemiren kurtlara benzedik. Ben eleştirerek yok etmek yerine, sahiplenerek güçlendirmekten yanayım&#8230; İleriye bakmalısınız, yanınızdakilerle didişerek değil; yürüdüğünüz yolda yanınıza birilerini katarak ilerlerseniz, o zaman Kemalizm’i diriltebilirsiniz.</p>
<p>Şu anda öyle hissetmemizi istedikleri için, azınlıktayız gibi hissediyoruz! Çoğunlukta olanın kendini azınlıkta hissedebileceği her türlü politikanın uygulandığı bir süreçten geçiyor ve pasifize ediliyoruz. Bu psikolojik baskıdan bir an önce kurtulmalıyız.</p>
<p>Son olarak şunları söylemek isterim: Atatürk, “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir.” demişti, biz bunu unuttuk. O aslında bize mesaj veriyordu. Bağımsızlık bu ulusun karakteridir, demek istiyordu. Bir şey daha söylemişti; “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” demişti.</p>
<p>O bize görev verdi ve biz o görevi yerine tam getirmedik. Yokluklar içerisinde var edilen bir vatanı, biz varlık içerisinde yok etmeye başladık!</p>
<p>Her zaman söylediğimi yineleyerek bitiriyorum: Kemalizm yeniden.. Yeni etiketi vurulmadan, başkalaştırılmadan, katışıksız hâli ile…”<br />
<strong><a title="Diğer yazılarım" href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/">Mehmet Sağlam</a></strong></p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/23/kemalizm-yeniden/&title=Kemalizm Yeniden&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/23/kemalizm-yeniden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öyküde Deneysellik</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/20/oykude-deneysellik/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/20/oykude-deneysellik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 21:46:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[8’inci İzmir Öykü Günleri]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküde Deneysellik]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküden Tiyatroya]]></category>
		<category><![CDATA[Şems]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2827</guid>
		<description><![CDATA[

İzmir-Konak Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 8’inci İzmir Öykü Günleri’nin (12–14 Şubat 2009) “Öyküden Tiyatroya” temalı son toplantısında, ünlü şair ve edebiyatçımız Aydın Şimşek, “Öyküde Deneysellik” başlıklı konuşmasını, her zamanki gibi, yeni bir dil kurmuş olarak, yeni açılımlarla süsledi:
“Denilebilir ki yazma sürecinin kendisinde metinle yazar arasında okur yoksa, metinle okurun başbaşalığında da yazar yoktur. Bu iki ayrı durum, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/20/oykude-deneysellik/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F20%2Foykude-deneysellik%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22%C3%96yk%C3%BCde%20Deneysellik%22%20%7D);"></div>
<p>İzmir-Konak Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 8’inci İzmir Öykü Günleri’nin (12–14 Şubat 2009) “Öyküden Tiyatroya” temalı son toplantısında, ünlü şair ve edebiyatçımız Aydın Şimşek, “Öyküde Deneysellik” başlıklı konuşmasını, her zamanki gibi, yeni bir dil kurmuş olarak, yeni açılımlarla süsledi:</p>
<p>“Denilebilir ki yazma sürecinin kendisinde metinle yazar arasında okur yoksa, metinle okurun başbaşalığında da yazar yoktur. Bu iki ayrı durum, iki ayrı deneysel sürecin olduğunu da bize ifade edebilir. Birisine çok anlamlı ve çok derin alanlara sızıp metnin başka anlam alanlarını okuma güzelliğini, zevkini veren bir metin, bir başka okur için saçma veya anlamsız olabilir.</p>
<p>Şems diyor ki:</p>
<p>Ben bir söz söylerim, ben anlarım, sen anlarsın&#8230;<br />
Ben bir söz söylerim, ben anlarım, sen anlamazsın&#8230;<br />
Ben bir söz söylerim, ne ben anlarım, ne sen anlarsın!</p>
<p>Demek ki karşı karşıya olduğumuz şey bu kadar geniş bir alan&#8230;</p>
<p>Bizden öncekilerin gidip de dönmediği bir ormana davet edilmektir yazmak. Yazmak böyle bir şeyse eğer, bu ormanda başımıza ne geleceğini daha başından kesinlemelerle bilme şansına sahip değiliz. Bu -bir bakıma- Kolomb’un Hindistan’a diye yola çıkıp kendini bir anda Amerika Kıtası’nda bulması gibi bir süreçtir.</p>
<p>Yazarı, yazma süreçlerinde hangi unsurların etkilediğini ve bir yazarı oluşturan şeylerin toplamını açıklama şansına sahip olmadığımızdan; yazmanın kendisinin tümel/bütünleşmiş bir varlık olarak tanımlanması da imkânsız gibi gözüküyor.</p>
<p>Burada “yazar nedir?” sorusuna verilecek yanıtlardan bir tanesi: “Yazar metinler arasının kendisidir; bir metinden diğer metne ömrünü tamamlamak zorunda olan ve zaman karşısında ne idüğü belirsiz olan bir dil kurucusudur.</p>
<p>Hâl böyle olunca hem ormanda yolunu kaybeden binlerce, milyonlarca yazardan bahsederiz; hem de o binlerce, milyonlarca yazarın, aslında yazar olmak için yazdığını, boşa giden her çabayı yazının o yok edici etkisini altında bir kez daha tadarken, ormanda kaybolma olasılığının çok büyük olduğunu bilmek zorunda olduğundan söz ederiz.</p>
<p>Deneysellik tek bir alana tâbi değildir. Deneysellik ihtiyacı ekonomik bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkabiliyor, politik-sosyolojik-psikolojik birer ihtiyaç olarak karşımıza çıkabiliyor. Zaten yazınsallıktan söz ediyorsak eğer, aynı zamanda politik, ekonomik ve psikolojik süreçlerden de bahsetmek zorundayızdır.</p>
<p>Böyle olunca da deneyselliğin iki önemli ayağını kurmak zorundayız: Nesnel (dış gerçeklere dayalı) ayağı ile Öznel (iç gerçeklere dayalı) ayaklarını bir bütün olarak düşünmeksizin bir deneysel süreçten bir başkasına açık bir zemin oluşturmak, bir kapı açmak pek mümkün görünmüyor.</p>
<p>Bu ikisinin etkileşiminden şöyle bir soru çıkarabiliriz:</p>
<p>Deneysellik, nesnel ve öznel süreçlerin bir toplamı veya ilişkilerinden ortaya çıkan bir gereksinim ise, insan ne yazar, bir yazar ne yazar, bugüne kadar ne yazıldı?</p>
<p>Deneyselliği anlamak için bu soruların peşine düşmek gerekir.</p>
<p>İnsan, insan hâllerini yazar ve bazen olası insan hâllerini yazar. İnsan hâllerinde geleneksel yapıtların, formların, klasik biçimlerin özellikleri ile insanın ne olduğuna ilişkin soruların yanıtını ararken; olası insan hâllerinde de insanın ne olabileceğine ilişkin deneysel bir dilin sorularını takip etmek gerekir.</p>
<p>O nedenle, bizim dışımızda, bizim anlam birikimimizde olmayan bir şeyin hemen şimdi reddedilmesi; reddedilen şeyin daha sonra hayatımızın gerçeğine dönüşmesi karşısında en azından bizi küçültür. O yüzden, “Bir şeyi anlamak onun karşıtını anlamakla başlar.” ifadesine deneysel öyküde sonuna kadar açık olmak gerekir.</p>
<p>Bilge Karasu, “Yazan kişi dünyaya dilin içinden bakan insandır.” diyerek, edebiyat çizgisinden konuştuğumuz sürece, bir dil estetiğinden konuşmak zorunluluğunu önümüze koyuyor.</p>
<p>Buradan bir adım daha ileriye gittiğimizde şöyle diyebiliriz: “Evet, yazan kişi dünyaya dilin içinden bakan insanlar ve dil insanın ideolojik biatini bozmakta birinci derecede işlevseldir.</p>
<p>Hep aynı şeyi söyleyenlerle hep aynı şeyi duymak isteyenlerin bileşkesinden doğan şey bizi tekrara, kaba gerçekçiliğe götürecekse -ki götürür de- dilin olanaklarını sonuna kadar kullanma bağlamında özgür olan yazarın, ideolojini ve çatışma kültürünü bize önermesi ve vermesi dilin başka alanlarına, olası insan hâllerine yapacağı vurgu açısından da önemli bir birikim sağlıyor, diye düşünüyorum.</p>
<p>Deneysel öykü, belki de, sürekli muhalefetin önünü açan, ufkunu açan bir yapı bozukluğudur da diyebiliriz.</p>
<p>Deneysellikle anlamsallık ve deneysellikle sabır arasında bir anlam paydaşlığı oluşturmak zorundayız, bence. Yine, zaman kavramsallığı açısından içerik-biçim-işlevsellik algısının yerine bir bütün olarak “psikolojik zaman”ı koyarak, buradan bakmakta deneysel öyküyü kavramak için yarar var.</p>
<p>Günümüzde hız diye bir ideoloji bütün ideolojileri içerisine aldığı için, hızı oluşturan üretim araçlarına baktığımızda da, enformasyondan, bilişimden, zaman sıçramalarında boşluklar bırakmaktan oluşan bir tarihle de karşı karşıyayız. Ve hızla bir ideoloji yaratıp uzmanlaşma alanında da, deneysel öykü kendine bir çalışma alanı bulmaya çalışıyor.</p>
<p>Anlamın biricik katmanı olarak ele alınan anlaşılabilirlik, her ne kadar anlamın en eski, en gelenekçi yapısı olsa da; deneysel öykücüler artık anlaşılabilirliği bir tarafa koyup anlamın diğer katmanlarını kendilerine çalışma alanı olarak alıyorlar.</p>
<p>Denebilir ki, anlam sadece anlaşılabilirlikten oluşan bir temayül olsaydı, “yeni bir şey” dediğimiz tüm arayışlara kapımızı kapatırdık. O zaman soyut anlama, olasılık anlamına ve bugün olmayan ama yarın gelişecek olan anlam katmanlarına açık olmak zorundayız.</p>
<p>Deneysel öykü, anlaşılabilirlik ile bir hesaplaşma sürecine giren öyküyü bize duyumsatıyor. Şunu söyleyebiliriz: sadece anlaşılır olanı anlayan çok az şey anlıyordur.</p>
<p>Deneysel öykü bilinç akışını yoğun olarak bir duruma odaklanarak yapıyor&#8230; Zaman, mekân ve nesne üçgenini kendi dışına doğru genişletiyor&#8230; Bazen zamanı yok sayıyor; zamansız bir dil içerisinden, mekânsız bir ortam içerisinden metnini kuruyor&#8230; Buna çok iyi örneklerden birisi Marguerite Duras’ın “Sinek” öyküsüdür.</p>
<p>Bir sineğin ölüm anını anlattığı öyküdür&#8230;</p>
<p>Zaman, mekân, olay örgüsü, diyaloglar, monologlar, betimlemeler, tarih akışı gibi metni öykü yapan birçok unsuru terk ediyor Sinek’te; kendini gerçekleştirmek için ne yazdığına dair hiçbir soru sormuyor; sadece metni nasıl kurduğuna ilişkin felsefî, matematiksel ve sezgisel bir alanı kendine çalışma alanı olarak alıyor. Bütün bunları ortadan kaldırma çabasıyla da en çok drama yakın bir söyleme sahip oluyor.</p>
<p>Öykünün ayrıca kısalığına da vurgu yapmak gerekir&#8230; Tolstoy, Anton Çehov’un öykülerini okuduktan sonra ve Çehov’la bir süre ilişkilendikten sonra, şöyle bir cümle kuruyor: “ Ne ben, ne Turganiev, ne de hiçbirimiz Çehov gibi yazamayız; çünkü Çehov’un estetiği kısalığıdır.”</p>
<p>Çehov daha sonraları bu göndermeye bir detay katıyor ve diyor ki: “kısalık ve yetenek kardeştir.”</p>
<p>Doğrudur&#8230; Metnin fizikî zamanının ve içerik zamanının kısalması görülür bir şey; ama kısa öykü bu kez derinleşen, yoğunlaşan başka bir direnç veriyor bize. “Psikolojik Zaman” içerik zamandan ve fizikî zamandan daha yoğun, daha güçlü, daha uzun bir anlatım diliyle karşımıza çıkıyor. O zaman denilebilir ki, kısalık arttıkça, metin içerisindeki psikolojik zaman ve bu zamanı örgütleyen değerler ( felsefî değerler, deneysel değerler, bakma biçiminin çok parçalılığı gibi unsurlar) daha yoğun olarak anlatılıyor.</p>
<p>Kısa öykü diyor ki; okur yararına bir metin, ancak okur yok sayılarak kurulabilir. Buradan profesyonel okura, çalışan okura, yaratıcı okura bir gönderme yapıyor ve okurla ilişkisini bunun üzerine kuruyor. Bu nedenle de kısalık bir estetik süreç ve -Çehov’un deyimiyle- bir yetenek olgusu olmasına karşın; bizde hâlâ okuru yok saymak üzerine başka anlamlar üretilmektedir.</p>
<p>Bir metinden başka bir metne geçme gereksinimi ile kendini yeniden kurma gereksinimi bir arada gelişen bir süreçtir. Zanaatçı yaptığı işi mülk edinirken, sanatçı yaptığı işi terk ederek gelişir. Açıklama yapmadan anlatmak, anlatma sanatının yarısı eder&#8230; Öyleyse, anlatma sanatının diğer yarısı nerdedir ve neyle uğraşır?</p>
<p>2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gelişen tüm sanat kolları ve ekollerinde görüyoruz ki sanat içindeki her öğenin mutlaka bireysel ve toplumsal bir karşılığı var. Bu bağlamda yeni olan şeyi ilişkilendirirken, onun dış dünyayla olan ilişkisini de kurma zorunluluğumuz açık bir öğretidir.</p>
<p>Denilebilir ki, 1960’dan sonra başlayan bir dizi gelişmenin sonucunda, (ki bu gelişmenin en son noktası hız’dır ve hız bir ideolojidir&#8230;) artık deneysel öykünün işlevini, “bir deli saçması” veya “ya bu da ne?!” deme noktasından şuraya taşımamız gerekir:</p>
<p>Bugün yazarların birinci önceliği; toplumu aydınlatmak, memleket meselelerine kafa yormak ve insanları eğitmek olmaktan çok -ki bence bunlar yazarın görevi olmamalıdır- o hız denen ideolojiyi nasıl yavaşlatılacağı üzerine kafa yormaktır. Hızı yavaşlatmadığımız sürece, imgelerin o büyük ve güçlü akışı karşısında, unutma kültürü denilen, kurgu üzerine kurulmuş yeni bir belleğimiz olacaktır.</p>
<p>Karşılaştığımız bir imgenin içeriğinin ne olduğunu daha anlamadan, yeni bir imgenin saldırısına dâhil olacağız, oradan da bir kez daha yeni bir imgeye geçeceğiz. Böylelikle insansal ilişkiler, birbirine değen, dokunan, birbirini kavrayan bütün ilişkiler deformasyona uğrayacak; biriciklik dediğimiz şey kişiselciliğe kadar gidecektir.</p>
<p>Deneysel edebiyat kuşku edebiyatıdır, hepimiz kuşkuyla yazmışızdır; ama yazar için “bitmiştir” dediği dahi kuşkulu bir metindir. Çünkü bir metnin nerde başlayacağını, nasıl başlayacağını, neden başlayacağını kesinlemelerle bilmiyor oluşumuz; aynı zamanda o metnin bittiğini sandığımız yerde başlayan bir metnin içinde yeniden şekillenmeye başladığını da bize duyumsatır. Dolayısıyla bitmiş bir metin dahi kuşkulu bir metindir.</p>
<p>Yazının amaçlarından biri de yazarını öldürmektir. Her metin yazarını öldürmek ister. Bu nedenle binlerce yazardan bugün elimizde gerçek anlamda -hem zamana direnen metinler hem zamanı aşkınlayan metinler anlamında- bir avuç kaldı.</p>
<p>Bu bağlamda son söz olarak şunlar söylenebilir:</p>
<p>Kuşku yazarı besler. Yazının yazarı öldürmesi karşısında, yazarın kuşkuyla kendini eğitmesi ve örgütlemesi önemli bir çıkış olarak görünüyor. Yazar için aslında her gerçek gerçeküstüdür. Çünkü yazar yazıya bir gerçekle başlar; ama bunu bir üst gerçeklik kurmacası ile yeniden kurar ve başladığı gerçek değişmiş, dönüşmüş olarak, hem kendisi hem kendisinden daha fazlası olarak ortaya çıkar. Bu camsa, hem camdır hem kumdur artık. Bu çoğalma deneysel yazarlara verilmiş bir olanaktır.</p>
<p>Slogan hızın kendisidir ve slogandan arındırılMamış bir metin kaba gerçekliğin kendisidir. Slogan hayatımızda daima tuzağı kuran ve bu bağlamda bize aşırı yorumlar yükleyerek, gerçeğin çoğulculuğu üzerinde tek gerçekle iktidar olan bir söylem biçimidir.”</p>
<p><strong><a title="Diğer yazılarım" href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/">Mehmet Sağlam</a></strong> </p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/20/oykude-deneysellik/&title=Öyküde Deneysellik&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/20/oykude-deneysellik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öyküde Yeni Gerçeklik: Yanılsama ve Fantazya</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/19/oykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/19/oykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 22:29:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[İnci ARAL]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir Öykü Günleri]]></category>
		<category><![CDATA[Öyküden Tiyatroya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2812</guid>
		<description><![CDATA[

İzmir-Konak Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 8’inci İzmir Öykü Günleri’nin (12–14 Şubat 2009) “Öyküden Tiyatroya” temalı son toplantısında, ünlü romancımız İnci ARAL, “Öyküde Yeni Gerçeklik: Yanılsama ve Fantazya” başlıklı konuşmasında ortaya koyduğu yeni açılımlarla salonu dolduran öykü dostlarını âdeta büyüledi:
“İnsanlığın varoluşu ile birlikte, temel insanlık hâllerini anlatan söylenceler ve masallar hayal gücü, yeni durum ve olaylarla zenginleşerek, günümüze [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/19/oykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F19%2Foykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22%C3%96yk%C3%BCde%20Yeni%20Ger%C3%A7eklik%3A%20Yan%C4%B1lsama%20ve%20Fantazya%22%20%7D);"></div>
<p>İzmir-Konak Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 8’inci İzmir Öykü Günleri’nin (12–14 Şubat 2009) “Öyküden Tiyatroya” temalı son toplantısında, ünlü romancımız İnci ARAL, “Öyküde Yeni Gerçeklik: Yanılsama ve Fantazya” başlıklı konuşmasında ortaya koyduğu yeni açılımlarla salonu dolduran öykü dostlarını âdeta büyüledi:</p>
<p>“İnsanlığın varoluşu ile birlikte, temel insanlık hâllerini anlatan söylenceler ve masallar hayal gücü, yeni durum ve olaylarla zenginleşerek, günümüze kadar geldi. Gelirken de insanlığın ortak bilinçaltını oluşturdu.</p>
<p>Mitoloji hayatın nasıl olması gerektiğini, nasıl olduğunu anlatıyor bize. Ama bu yaşama serüvenini anlatırken, bütün bu insan hâllerini görkemli bir şiirsellik ve fantazya ile aktarıyor. Bu fantazya içinde de insana ilişkin birçok gerçeği yansıtıyor. Bu şiirsellik ile fantazyanın bu kadar ustalıklı biçimde harmanlanmış olması, mitlerin günümüze kadar gelmiş olmasının en büyük nedeni bence.</p>
<p>Bu mitolojik zenginlik hem edebiyata ilham vermiş, hem de adları konmuş, insana dair kimi sapmalara kaynaklık etmiştir.</p>
<p>Baştan beri dünya -bilinmezliği ile- insanları hem büyüledi hem de korkuttu. Günümüzde evren ve yerküreye ait sırlar büyük ölçüde keşfedilmiş olsa da, şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz:</p>
<p>Nesnel gerçek insana geçersiz ve fazla çıplak görünüyor. Dolayısıyla, varoluşun bütünüyle keşfedilMemiş olduğuna, bunun birtakım gizleri olduğuna inanan insanlar hiç azalmadı. Bunlar hep başka bir gücün, başka bir sırrın olduğunu düşündü.</p>
<p>Şimdi bu noktadan Türk Edebiyatı’na dönmek istiyorum. Türk Edebiyatı’nda fantastik öykü geç bir tarihte göründü. 1970’lerin ortasında Nazlı Eray’la ilk defa karşılaşıyoruz. 80’lerden sonra da bazı yazarlarla zenginleşti. Yer yer gerçeküstü ögelere rastladığımız genç öykücüler de ortaya çıktı; ama aslında tam da şimdi, şu sıradanlaşan kültür ortamında, fantazyaya ihtiyacımız var.</p>
<p>Yeni video görüntüler, büyülü gerçekçi romanlar, gizemli resimler, tuhaf bilgisayar oyunları çok ilgi gördü. İnsanlar bunları çok seviyorlar. Ama bizim öykümüz fantazyaya ve gerçekdışıya biraz yan bakıyor! Birkaç öykücümüz dışında, niteliksel bakımdan bu fantazyaya, bu ihtiyaca cevap veren öykücüler çok az.</p>
<p>Fantastik öykü, dünyaya geniş bir olasılıklar ve olabilirlikler penceresinden bakabilmeye, uyanıkken rüya görmeye ve gerçeği dolaylı; ama daha etkili bir biçimde sunmaya yarayan nitelikleriyle, yazarlar bekliyor bugün.</p>
<p>Öyküye yeni bir ses, yeni bir tahayyül bulmak; endüstrileşen ve ortalama insan için üretilen işlevsiz görüntüleri aşmak; ve okuru yeniden öykünün büyülü dünyasına çekmek durumundayız. Bunu yapabilmek için de, öncelikle görünenin arkasındakini yazmaya çalışmamız gerekiyor. Tabii görmek için de önce görünmeyene bakmak gerekir. Çünkü görünen gerçek çok somut ve ortadadır. Görünmeyense sonsuz&#8230;</p>
<p>Peki hangi gerçekten söz ediyoruz?.. Tabii ki öykücünün gerçeğinden veya öykücünün o içten, öznel dünyasından&#8230;</p>
<p>Neden şimdi fantazyaya ihtiyacımız olduğunu söylüyorum? Çünkü dışımızdaki dünya görkemini yitirdi. Ve daha da korkunç bir şey söyleyeceğim: her zamankinden daha dehşet bir yer oldu dünya.</p>
<p>Birkaç onyıldır ideallerimizden koptuk, inançlarımız kalmadı, açgözlü güçlülerin eline kaldık. Her geçen gün korkularımız çoğalıyor. Ve her geçen gün dünyanın geleceğinden daha fazla kuşku duyuyoruz.</p>
<p>Dante’nin “Cehennem”ini, Kafka’nın “Dava”sını çağrıştıran ve “hiçbir yer” olan bir karanlık tablo içinde, sanal bir ortamda güçlükle soluk alıyoruz!</p>
<p>Peki, şimdi soruyorum; yazmak için bu kadar uygun bir ortam ve malzeme bolluğu varken, neden öykümüz bu kadar içine kapandı acaba? Neden bu içinde yaşadığımız dünyaya ilgi duymuyor? Çünkü her türlü kolay tüketilir fantazya hazır olarak, her an önümüze sürülüyor. Görüntüler çok zevkli, şenlikli; ama aynı zamanda acıklı. Sürekli aç kalktığımız görsel bir şölende, konuklar gibi yaşıyoruz.</p>
<p>Hâlbuki bu panayır görüntüleri birazcık fantazyayla ne kadar da güzel anlatılabilir&#8230; Belki de uyuştuk, uyuşturulduk! Herkese, her şeye kayıtsız bir bitkinlikle gözümüzü televizyona dikip felaket haberleri izliyoruz! Savaş resimlerine bakıyoruz aşınan merhametimizle! Yalan, yoksulluk ve kriz rüzgârlarıyla savruluyoruz!</p>
<p>Büyük alışveriş merkezlerindeki cam ve metal kalıntıları içinde boğuluyoruz! Düzenlenmiş vitrinlere bakarak, büyüsünü kaybetmiş bir dünyada insan eliyle yaratılmaya çalışılmış banal bir büyünün içinde yaşıyoruz!</p>
<p>Bize sunulan, bize layık görülen bu&#8230; Ve işin daha da tuhaf tarafı; her şeyin gerçekdışı olduğunu görüyoruz; yine de inanmadan inanıyoruz, üstelik haz duyuyoruz bundan.</p>
<p>İşte şimdinin, bugünün gerçeği bu: İNANMADAN İNANMAK&#8230;</p>
<p>Hayatı kolaylaştırdığını inkâr edemeyeceğimiz bilgisayarlar üst düzeyde bir iletişim olanağı sunuyor bize&#8230; Ama bir yandan da, aklın, arzuların ve birey iktidarının simgesi hâline geliyor. Dünyanın sınırlarını yıkmak ve kendi sınırlarımızı kaldırmak alt-felsefesiyle dünyaya bakışımızı bulandırıyor. Hissetme, düşünme, dünyayı görme ve varoluş biçimimizi değiştiriyor.</p>
<p>Bilgisayarlar aklın saflığına ve bilgiye dayanan iletişim sistemlerinden oluşuyor; ama bu bize yetmiyor. Bize sadece akıl yetmiyor! Bu yüzden bilgisayar destekli siber-vizyon reklâm odaklı dünya bilgisayarlarımıza girip bizim düşlerimizle, arzularımızla oynuyor&#8230;</p>
<p>Böylece tüm sanat bölümlerinin ve özelde öykünün aleyhine bir zemin oluşturuyor. Öykü, kendi türü içinde taşıdığı imkânlardan ve ulaşmaya çalıştığından çok daha sınırlı bir içeriğe zorlanıyor!</p>
<p>Yaşadığımız bu gerçek, gerçeğin yeniden yaratılmasında sayısız güçlük doğuruyor. Acaba Dostoyevski’nin öyküsündeki o adam gibi, bizler de bir timsahın yumuşak karnında mı yaşıyoruz? Belki de öyle&#8230;</p>
<p>Öykünün bugün insan haysiyeti ve olguları ile ilişkisini, işlevini ve itibarını yitirmiş olduğunu söyleyip biraz ileri gidiyorum! Öte yandan bütün dünyada satış öncelikli yayın yapıldığını da gözden çıkarmıyorum.</p>
<p>Bence öykü sanatı bugün biçimsel ve duygusal göz boyamaların, aşırı zarafet ile hafifliğin ve edilgenlik tuzaklarının karşısında durarak, tahayyül gücü yüksek, diri, özü dolu bir fantazya dünyasını, gerçekliğin kötülüğünü taahhüt etmekte kullanmalıdır ve buna çok yatkındır.</p>
<p>Yaratıcı fantazyanın insanın kendi içsel sınırlarının ve dünyanın çatlaklarının farkına varmasına imkân sağlayabileceğini tekrar tekrar vurgulamak isterim.</p>
<p>Eğer fantazyayla aşkınlaşmış öykü, görünmeyenin zihinde canlandırılmasından oluşan bir inisiyatif barındırabilirse, dünyayı, eleştirinin bu incelmiş biçimiyle yeniden büyüleyebilir.</p>
<p>Sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum: Bugün yeni bir öyküye ihtiyacımız var ve bu yeni öykü fantazyanın kanatlarında yeşerebilecektir.&#8221;</p>
<p><strong><a title="Diğer yazılarım" href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/">Mehmet Sağlam</a></strong></p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/19/oykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya/&title=Öyküde Yeni Gerçeklik: Yanılsama ve Fantazya&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/19/oykude-yeni-gerceklik-yanilsama-ve-fantazya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(Merdivenle) ÇIKANLAR ve (Asan-Sörle) YÜKSELENLER</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/13/merdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/13/merdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2009 09:22:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Âşık Veysel]]></category>
		<category><![CDATA[Cahit Sıtkı Tarancı]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[Ernest Shenton]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2799</guid>
		<description><![CDATA[

Prestij sahibi bir Ankara restoranında yediği yemekten zehirlenerek, evinde ölü bulunan Ernest Shenton Bey, Türkiye’de yaşadığı 10 yıl boyunca eğitime büyük hizmetleri olmuş, Türkçeyi çok iyi konuşan ve Türkiye’yi çok seven bir İngiliz diplomattı. Kendisiyle yıllar önce yaptığımız bir sohbette çok bilinen bir Türkiye gerçeğini çarpıcı ve samimi bir ifadeyle şöyle dillendirmişti:
“Atatürk, ‘bir Türk dünyaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/13/merdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F13%2Fmerdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22%28Merdivenle%29%20%C3%87IKANLAR%20ve%20%28Asan-S%C3%B6rle%29%20Y%C3%9CKSELENLER%22%20%7D);"></div>
<p>Prestij sahibi bir Ankara restoranında yediği yemekten zehirlenerek, evinde ölü bulunan Ernest Shenton Bey, Türkiye’de yaşadığı 10 yıl boyunca eğitime büyük hizmetleri olmuş, Türkçeyi çok iyi konuşan ve Türkiye’yi çok seven bir İngiliz diplomattı. Kendisiyle yıllar önce yaptığımız bir sohbette çok bilinen bir Türkiye gerçeğini çarpıcı ve samimi bir ifadeyle şöyle dillendirmişti:<br />
“Atatürk, ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ demiş. Bu, gerçekten çok doğru&#8230; Ama ben de diyorum ki, iki Türk hiçbir şeye bedel değildir!”</p>
<p>Ernest, bireysel çabalarında son derece cesur, atak, risk alan ve bir anlamda limit tanımayan Türk karakterini görmüş, kabul etmiş ve fakat tim/takım/grup/birlik/ekip anlayışına sahip olmadıkları için güçlerini bir türlü birleştiremeyen bireylerden oluşan bir ulus olduğumuzu da kendi deneyimleri sırasında gözleyerek keşfetmişti.</p>
<p>Onun gördüğü ve benim ilk kez ondan öğrendiğim bir başka gerçeğimiz de şuydu; bizim -ulus olarak- hayata ve zamana karşı maalesef çok kısa vadeli, çok aceleci bir bakış alışkanlığımız var. Bu yazının konusu, işte bu olacak&#8230;<br />
Bazı sözcüklerin, veciz ifadelerin veya tamlamaların ses uyumları ve söz dizimleri kulağa hoş geldiği için, onları çabucak benimser ve dağarcığımıza ekleyip kullanmaya başlarız. Ancak çoğu kez onları derinlemesine irdelemeden kabullendiğimiz için içerdikleri çelişkileri veya anlam yanlışlıklarını fark edemeyiz. “Zaman Tüneli” bu ifadelerden biri…</p>
<p>Bence bu kavram iki büyük yanlışlığın abidesidir:<br />
— Zaman; lineer ve düz bir çizgi olarak algılanmaktadır,<br />
— Zaman; dümdüz, kapkaranlık, upuzun bir tünel olarak hayal edilmektedir.<br />
Âşık Veysel’in “uzun ince bir yoldayım/gidiyorum gündüz gece” deyişi ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın “yaş otuz beş/yolun yarısı eder” dizesi, bu yanlışlığı bugünkü nesillere kuvvetle empoze etmiştir. Eğer Veysel ve Tarancı, Einstein’ı okumuş ve anlamış olsalardı, zamanın ne denli rölatif/göreli bir kavram olduğunu ve kronolojik bir sırayla yazılmış tarihin, zaman denen olguyu asla tarif etmediğini belki görüp anlamış olurlardı.</p>
<p>Oysa zaman kavramının göreceli/izafi olduğu ne kadar da aşikâr…<br />
Zaman var elbette ve uzayla birlikte evrenin dördüncü boyutunu oluşturuyor. Fakat onun bir ölçüsü aslında mevcut değil. Kendi işlerimizi kolaylaştırmak için oluşturduğumuz saat, gün, ay ve yıl gibi ölçüler bizim sübjektif birer kategorizasyonumuzdan ibaret. Ve hele zaman, yolun yarısı veya uzun-ince bir yol hiç değil. Evren bile Büyük Patlama’dan beri geçen 15 milyar yıllık ömrünün farkında değilken ve 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma gerçekleştiğinde evren yok olacaksa, bu 20 milyar yıllık dünyasal zaman, evrenin sadece bir nabız atışı olabilir ancak; çünkü 20 milyar yıl dahi sonsuzluk içinde bizim bir saniyemiz bile değildir…<br />
Bence zaman ölçüm dışı ve özgür bir sonsuzluktur. Onu tünellere sığdırmaya uğraşmak -retorik olsa bile- abesle uğraşmaktır.</p>
<p>Peki, acaba tarih veya bir başka deyişle yaşanmış yıllar, zamanın birer ‘donmuş’ hali olabilirler mi? Elbette hayır! Tarih, olsa olsa deneyimlerimizin zihinlerimize kazınmış sırasal bir listesidir ya da bellek bankasına yatırılmış tahvillerdir; ayrıca zamanı betimleyen bir olgu asla değildir. Yaşadığımız yıllar ise deneyimlerimizin birer koleksiyonudur. O halde zaman tüneli diye bir kavram olmaması gerekir. Ne var ki, bu iki sözcüğün ifade ettiği gerçek anlamı belki başka sözcüklerle anlatma olanağımız vardır: Donmuş Deneyimler desek mi acaba?</p>
<p>İşte, Ernest’ın farkına vardığı şey buydu. Biz ulus olarak zamanın izafi olduğunu anlaMamıştık&#8230; Zaman hiçbir yere geçip gitmiyordu ve aslında biz zamanın içinden geçip gidiyorduk birer ömür boyu. Daha kötüsü; asla yakalayamayacağımız zamanı iş işten geçmeden yakalamak istiyorduk. Çok tren kaçırdığımıza inanıyorduk ve her zaman yeni trenler kaçtığına tanık olduğumuz halde bunun hayatın bir gerçeği olduğunu da pek kavrayamamıştık. O nedenle merdivenlerden ağır ağır ve emin adımlarla çıkmaya tahammülümüz yoktu. Bizi acilen çıkmak istediğimiz yüksekliğe basamaklar değil, ancak hızlı asansörler ulaştırabilirdi.</p>
<p>Ne yazık ki 25 yıl önce farkına vardığım bu açmazımız, bugün de bütün gerçekliğiyle süregidiyor; a- herkes hedefine bir an önce varmak için her yolu mubah görüyor, b- toplumun her kesiminde bir “kapkaç” felsefesi hâkim durumda&#8230; Sadece bu iki sebep yüzünden toplum düzenimiz ve ulusal geleceğimiz öylesine tahrip oluyor ve öylesine yanlış düşünce ve tavırlar geliştiriyoruz ki, durum hiç de iç açıcı değil maalesef. Bakınız:<br />
— Çocuklarımız, daha altı yaşına basmadan istediği bilgisayarı elde etmek için her türlü duygu sömürüsünü yaparak, amacına ulaşmak istiyor.</p>
<p>— Annelerimiz, sağlık ve eğitim olmadan hiçbir başarının elde edilemeyeceğini gözardı ederek, harcamalarında önceliği lüks ev eşyalarına ve pahalı giyim-kuşama verip çevreye “biz zengin olduk, zamanından önce hedefe ulaştık” mesajını vermeyi marifet sayıyorlar.</p>
<p>— Babalarımız, bilgisini, zekâsını ve gücünü aşan işlere giriyor, onu bunu kandırarak, yalanla dolanla bir an önce daha fazla servet elde etmek istiyor ki, başarılı görünsün ve “yukarıdakilerin” düzeyine eriştiği hissini yakalayıp mutlu olsun.<br />
— Esnafımız sanki yaşam bir-iki ay sonra bitecekmiş gibi davranıyor; zanaatkârlarımız müşterilerinin uzun vadede ona sürekli para kazandıracağını düşünemeden, aldığı her işi biran önce ve yarım yamalak bitirip, parasını cebinde hissetmek istiyor.</p>
<p>— İşadamlarımız, servetini her yıl bir-iki kat arttırabilmek için önce çevresinin, daha sonra devletin kasasını kendi kasasına aktarabilmek için her türlü kanunsuzluğu ve ahlaksızlığı göze alabiliyor.</p>
<p>— Belediyelerimiz, kentsel alt ve üst yapılara yöneltecekleri zaman ve kaynaklarını bir seçimden diğerine götürecek kadar kullanıyor, böylece şehir ve kasabalarımız bir türlü gerçek birer kent olamıyorlar.</p>
<p>— Hükümetlerimiz, oy ve ikbal kaygısı yüzünden uzun erimli yatırımlar yerine, günlük ve en fazla 3–5 yıllık plânlarla ülkeyi ve geleceğimizi yönetmeye çalışıyorlar.</p>
<p>— Topluma yön verecek ve ayna tutacak sanatçılar, yazar-çizerler ve düşünürler kısa vadeli şöhret veya tez elden maddî varlık edinme düşüncesiyle ruhsuz ve yararsız “yapıtlar” üretip topluma köstek oluyorlar.</p>
<p>Böylece, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar; öğrenmeden öğretenler; düşünmeden filozoflaşanlar; çıraklığı yaşamadan ustalaşanlar ve merdivenleri çıkmadan hedefe ulaşmayı amaç edinenler gittikçe çoğalıyor bu ülkede. Asansöre binip kısa yoldan yukarı tırmanabilenler ise zalim birer Asan Sör’e dönüşüyor; bazıları, servetin verdiği güven içinde güçlerini zayıfları ezmek veya basamak yapmak için acımasızca kullanıyorlar.</p>
<p>Merdivenle tırmanmanın yorgunluğunu göze almaktan kaçınmayın; zira erdemin de, bilginin de, tecrübenin de, bilgeliğin de yolu basamaklıdır.</p>
<p><strong><a title="Diğer yazılarım" href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/">Mehmet Sağlam</a></strong></p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/13/merdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler/&title=(Merdivenle) ÇIKANLAR ve (Asan-Sörle) YÜKSELENLER&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/13/merdivenle-cikanlar-ve-asan-sorle-yukselenler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>METROPAGAN KADINLAR</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/11/metropagan-kadinlar/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/11/metropagan-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Feb 2009 07:26:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[BANKAMÜLK]]></category>
		<category><![CDATA[co-empathy]]></category>
		<category><![CDATA[DERTPATİ]]></category>
		<category><![CDATA[empati]]></category>
		<category><![CDATA[enlightened]]></category>
		<category><![CDATA[KOMPATİ]]></category>
		<category><![CDATA[METROBURCU]]></category>
		<category><![CDATA[METROPAGAN]]></category>
		<category><![CDATA[METROSCENTRIC]]></category>
		<category><![CDATA[Metroseksüel]]></category>
		<category><![CDATA[morgic]]></category>
		<category><![CDATA[mortgage]]></category>
		<category><![CDATA[tragypathy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2768</guid>
		<description><![CDATA[


İster beğenin ister dövünün: Değişen ve gelişen Türkçeye her gün yeni sözcükler ve bazılarımızca yadırganacak ifadeler ekleniyor. Yazılı, görsel ve işitsel medyada çok okunan veya izlenen biri ya da herhangi bir yazar, bazılarının hoşuna giden yeni bir sözcük bulduğunda veya -çoğunlukla yapıldığı gibi- tercümesine dahi gerek duymadan dışarıdan aynen ithal ettiğinde, o kelime “medya çalışanları” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/11/metropagan-kadinlar/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F11%2Fmetropagan-kadinlar%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22METROPAGAN%20KADINLAR%22%20%7D);"></div>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-2769" style="border: 3px solid black; margin-top: 5px; margin-bottom: 5px;" title="METROPAGAN KADINLAR" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/uploads/2009/02/metropagan.jpg" alt="" width="550" height="126" /><br />
İster beğenin ister dövünün: Değişen ve gelişen Türkçeye her gün yeni sözcükler ve bazılarımızca yadırganacak ifadeler ekleniyor. Yazılı, görsel ve işitsel medyada çok okunan veya izlenen biri ya da herhangi bir yazar, bazılarının hoşuna giden yeni bir sözcük bulduğunda veya -çoğunlukla yapıldığı gibi- tercümesine dahi gerek duymadan dışarıdan aynen ithal ettiğinde, o kelime “medya çalışanları” tarafından o hafta içinde o kadar çok kullanılıyor ki, bir de bakıyorsunuz Türkçemiz yeni bir kelime kazanmış bile&#8230;</p>
<p>Yeni ithal sözcüklerin sayısı çok fazla değil; ama her gün milyonlarca patentin alındığı bir dünyada yıldırım hızıyla üretilip pazarlanan bilimsel ve teknolojik ürünlere verilen isimler, bu ürünlerle birlikte hem evimize ve işyerimize, hem de kelime dağarcığımıza giriyorlar. Ve yaklaşık bir yıl sonra da bu tür kelimeler sözlüklerde yerlerini alıyorlar dilimizi biraz daha “zenginleştirerek”.</p>
<p>Ayrıca, iyi ve kötü yönleriyle kabul etmeye mecbur kaldığımız, güçlü bir kasırga gibi bizi ve diğer tüm kültürleri önüne katıp sürükleyen ve nereye gittiğini kimsenin tahmin edemediği bu küresel düzenin her şeyine biraz da bağnazca karşı koymak, bence, a- olanaksız, b- zararlı. (Burada, Türk Dil Kurumu çalışanlarına çok önemli bir iş düşüyor; ama ne yazık ki dünyayı izleyen ve muhtemel etkilere karşı erken tedbir alabilen dinamik bir iç kurulları olmadığı için çağın gereksinimlerine yanıt veremiyor; aksine, bir bürokrat hantallığı içinde hareket ediyorlar. Aynı hantallık ve umarsızlık onları uyarmayan, onlara yardımcı olmayan bizlerde de var.)</p>
<p><strong>A- Olanaksız;</strong> çünkü bunca yeni kelimeye tez elden karşılık bulmak -gerçekçi olalım ki- artık hiçbir dil için mümkün değil. Siz karşılık buluncaya kadar, teknolojiyi ve kültürel ögeyi ithal edenler o ürünü üretenin koyduğu isimle piyasaya sürüyorlar ve o orijinal isim maalesef kalıcı oluyor. (Bazı bilgisayar terimlerine Türkçe isimler bulunmuş olması yüzde bir gibi çok düşük bir oran oluşturduğu için, sürekli olarak o örneği vermek de bence abes kaçıyor.)</p>
<p><strong>B- Zararlı;</strong> çünkü bir tür dil ırkçılığına varan korumacılıklar, artık dilimizi ve dolayısıyla düşünce hayatımızı fakir bırakmaktan öte bir işe yaramıyor. Bir dilin fakir kalması ve çağdaş kavramların eksikliğini yaşaması demekse; o dili konuşanların sığ düşünmesi ve dünyayı anlayamaması demektir.</p>
<p>Bütün bu nedenlerden ötürü, ben  Türkçe sözcüklerde yer alan bütün yerli ve yabancı kelimeleri kullanmaktan yanayım artık. (Yerli kelime sayımızın yüzde kırklarda olduğunun genel kabul gördüğü düşünülürse, yabancı sözcüklere karşı çıkmanın dilimizi ve dolayısıyla düşüncemizi ne denli sığlaştırdığı daha kolay anlaşılabilir sanıyorum.) Ancak; onları Türkçe’nin ses uyumuna ve yazılışına uyarlamamız da şart.</p>
<p>Gelelim örneklerimize ve önerilerimize&#8230; Bir İngiliz magazin yazarının bulduğu ve bakımlı şehirli erkek tipini tanımlayan METROSEKSÜEL kelimesi bu tür bir ithal “beyin çocuğu”. (İtiraf etmeliyim ki, dilimizi kirlettikleri ve bizi Batılı kavramlarla düşünmeye itip öz kültürümüzden uzaklaştırdıkları için bu tür kelimelere beyin çocuğu yerine, -içimden- “onun bunun çocuğu” deyip hayıflanıyordum daha geçen seneye kadar.)</p>
<p><strong>1- “Metroseksüel”</strong> dilimize ve yazılarımıza tutundu; artık değiştiremezsiniz. Ne var ki, erkekler için bulunan bu sözcüğün dişi versiyonu unutuldu galiba. Benim önerim; <strong>METROBURCU</strong>&#8230; Burcu burcu parfüm kokan, bakımlı şehirli kadınlar&#8230; Bunun İngilizce karşılığına da <strong>METROSCENTRIC </strong>“metrosentrik” sözcüğünü teklif edeceğim bugün. “Scent” hoş koku, parfüm anlamlarına geldiği için&#8230;</p>
<p><strong>2- Bir diğeri;</strong> son zamanlarda sıkça duyduğumuz ve “mortgage” biçiminde yazılan, ipoteğe dayalı ev kredisi anlamına gelen ve “morgıç” diye yanlış telaffuz edilen “morgic” (veya “môgic”). Tüm gazeteler bunu “mortgage” olarak yazıyor, devlet adamlarımız ve bakanlarımız dahi “morgıç” biçiminde telaffuz ediyorlar. Mülk, banka kredisi sayesinde alındığı ve borcu bitinceye kadar bankanın malı sayıldığı için bu sisteme ben ÖDÜNÇEV veya kabullenilmiş bir kelime olan “devremülk”ten hareketle <strong>BANKAMÜLK </strong>karşılıklarını öneriyorum. (“Banka ve mülk sözcükleri de Türkçe değil ki” dediğinizi duyar gibiyim. İşte ben de bunu itiraz ediyorum zaten; kelimenin kökünün Türkçe olması benim için bir zorunluluk değil artık. Anlaşılır olsun ve bizi okunduğu gibi yazılmayan kelimelerden kurtarsın, yeter! ) Bu sözcüğe karşılık olarak TDK “tutsat” kelimesini önermişti, ne yazık ki tutmadı&#8230;</p>
<p><strong>3- Küreselleşme </strong>yüzünden diğer tüm inanç sistemleriyle de sıkı iletişim kuruyor; etkileniyor ve etkiliyoruz. Ayrıca, son yıllarda giderek artan çok iyi plânlanmış ve geniş bütçeli misyoner faaliyetleri bazılarımızı din değiştirmeye kadar sürükledi. Hint, Çin ve Japon inançlarına dayalı “kişisel gelişim ve mutluluk” dersleri veya uygulamalı kursları büyük şehirlerimizde papatyalar gibi bitivermeye başladı. Buralara yüksek ücretler ödeyip yeni “inanç”lar edinen ve kendini iyi hisseden bay ve bayanlarımız giderek artıyor. Ama bunlara yeni bir isim konmuş değil. Benim önerim; <strong>METROPAGAN</strong>. Neden pagan?.. Çünkü bunların tümü eski pagan inançlarının birer modern versiyonu da ondan.</p>
<p>Daha önceleri önerdiğim bazı kelimeleri henüz kullanana rastlamadım; ama ben kitaplarımda kullanıyorum ve İnternet tarihine kaydolsun diye burada tekrar hatırlatmayı da uygun buluyorum:</p>
<p><strong>4- KOMPATİ:</strong> İngilizcesi “empathy” olan “empati” kelimesi dilimize çoktan girdi, iyi de oldu, herkes sık sık kullanmaya başladı ve en azından başkalarının duygularını anlamamıza bir nebze katkısı oldu. Ancak; empati bazen yanlış kullanılıyor. Empati, bir duygu değildir; bir anlama biçimidir. Karşımızdakinin duygu ve deneyimlerini hayal gücü sayesinde anlamaktır; bunları onunla paylaşma yeteneğini gösterme yoludur; kurduğumuz “duyguları anlama köprüsü”nde buluşmaktır. Ancak, bu iletişim o iki kişiyi her zaman mutlu etmez. Üzerinde mutlu olunan köprüye KOMPATİ “<strong>co-empathy</strong>” denir.</p>
<p><strong>5- DERTPATİ: </strong>Sempati, empati, antipati, kompati derken; bari bir de dertpati olsun dedim. Buna İngilizcede bir karşılık yoktu; onlara da “<strong>tragypathy</strong>” kelimesini önerdim. (Ne yazık ki Oxford sözlüklerine henüz girmediğini de biliyorum.)<br />
Dertpatiyi, aradaki nüansı kaçırdıktan sonra dertleşme kavramı ile karıştırmayın lütfen. Birinin dertlerini, acılarını dinlemeye, Türkçede “dertleşme” diyoruz. Dertpati ise daha derin bir kavram. Biriyle empati köprüsünde durup konuşurken ve acılarını anlayıp paylaşırken onun derdiyle dertleniyorsak, bu dertpatidir. Yani, karşılıklı dertlenmek gibi bir duygusal paylaşım&#8230; (Yıllar önce, çok sevdiği kocasını kaybetmiş bir komşumuz vardı. Haftada bir gün bize gelir, annemle karşılıklı ağlaşırlardı. Dertpati kelimesini o teyzeye adıyorum.)</p>
<p><strong>6-  Aydın</strong> ve entelektüel kavramları da apayrı iki şey; fakat maalesef aynı anlamda kullanılıyorlar. Dünyada sayıları çok az olan aydınlara yakışan ve “<strong>enlightened</strong>” kavramına karşılık olacak bir başka sözcük bulmanızı rica ediyorum hepinizden ve özellikle TDK’dan.</p>
<p>“Dilde anarşiye ve bağnazlığa hayır; yaratıcılığa evet” sloganıyla bitirirken, hepinize sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.</p>
<p><strong><a title="Diğer yazılarım" href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/">Mehmet Sağlam</a></strong></p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/11/metropagan-kadinlar/&title=METROPAGAN KADINLAR&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/11/metropagan-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roberto Carlos ve Michel Platini&#8217;ye dekolte mektup</title>
		<link>http://www.izmirlife.com/2009/02/10/roberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup/</link>
		<comments>http://www.izmirlife.com/2009/02/10/roberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2009 21:03:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Sağlam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Platini]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Başesgioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Noam Chomsky]]></category>
		<category><![CDATA[Oscar Carlos]]></category>
		<category><![CDATA[Roberto Carlos]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.izmirlife.com/?p=2746</guid>
		<description><![CDATA[


Eski Fransız futbolcu, şimdiki UEFA Başkanı Michel Platini futbolcuların astronomik ücretlerine tavan sınırı &#8220;Salary Cap&#8221; getirilmesi gerektiğini söylemiş. Harika bir düşünce!.. Bu öneriyi ciddiye alan Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu da, Turkcell Süper Lig&#8217;deki takımlar arasında maddî açıdan çok büyük farklar olduğunu ve bu fark yüzünden kulüpler arasındaki yarışın adil olmadığını söylemiş&#8230;
Bu haberi duyar duymaz, yazmakta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="right" style="float:right;padding:0px 0px 5px 5px;"><a name="fb_share" type="button_count" share_url="http://www.izmirlife.com/2009/02/10/roberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup/"></a></div>
<div class="topsy_widget_data topsy_theme_blue" style="float: right;margin-left: 0.75em; background: url(data:,%7B%20%22url%22%3A%20%22http%3A%2F%2Fwww.izmirlife.com%2F2009%2F02%2F10%2Froberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup%2F%22%2C%20%22style%22%3A%20%22small%22%2C%20%22title%22%3A%20%22Roberto%20Carlos%20ve%20Michel%20Platini%27ye%20dekolte%20mektup%22%20%7D);"></div>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-2747" style="border: 3px solid black; margin-top: 5px; margin-bottom: 5px;" title="Roberto Carlos ve Michel Platini'ye dekolte mektup" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/uploads/2009/02/platini-carlos.jpg" alt="" width="550" height="210" /><br />
Eski Fransız futbolcu, şimdiki UEFA Başkanı <strong>Michel Platini</strong> futbolcuların astronomik ücretlerine <strong>tavan sınırı</strong> &#8220;Salary Cap&#8221; getirilmesi gerektiğini söylemiş. Harika bir düşünce!.. Bu öneriyi ciddiye alan Devlet Bakanı <strong>Murat Başesgioğlu</strong> da, Turkcell Süper Lig&#8217;deki takımlar arasında maddî açıdan çok büyük farklar olduğunu ve bu fark yüzünden kulüpler arasındaki yarışın adil olmadığını söylemiş&#8230;</p>
<p>Bu haberi duyar duymaz, yazmakta olduğum şu yazı, bir anda kendi kendini yazdı zihnimde. Yerimden zıpkın gibi fırlayıp bilgisayarımı açtım. Aklıma ilk gelen kişi Fenerbahçe&#8217;nin Brezilyalı futbolcusu <strong>Roberto Carlos </strong>idi. Hemen yaşam öyküsünü araştırmaya başladım. Bulduklarımı kendi yaşamımla karşılaştırdıkça isyanım giderek arttı. Sonuç aşağıdaki mektup:</p>
<p>Değerli Roberto Carlos da Silva Rocha,</p>
<p>Sen doğduğun gün, ben yüksek okulda İngilizce, İngilizce öğretmenliği ve pedagoji öğreniyordum.</p>
<p>Sen 3 yaşındayken, ben Türkiye&#8217;nin 65 kentini arabalı turistlerle dolaşmış, ülkemin ve diğer ülkelerin kültürleriyle hemhâl olmuştum.</p>
<p>Sen 7 yaşında <strong>Sao Paulo</strong>&#8216;nun mahalle sokaklarında o ufacık lastik topun peşinde koşarken, ben <strong>Noam Chomsky</strong>&#8216;nin Dil Felsefesi&#8217;ni öğrenmekle geçiriyordum vaktimi.</p>
<p>Sen 15 yaşında sevgili baban <strong>Oscar Carlos</strong>’un atletizm yarışlarında aldığı madalyalarla övünürken, ben <strong>Milli Eğitim</strong>’den ve <strong>British Council</strong>’den aldığım başarılı eğitmen/öğretmen takdirnameleriyle övünüyordum.</p>
<p>Sen 19 yaşında profesyonelliğe <strong>Palmeiras</strong> futbol takımında başladığında, ben Londra’daki <strong>British Museum</strong>’da “Bizans sikkelerinin İskandinavya’da ne işi vardı?” başlıklı bilimsel konferansı dinliyordum.</p>
<p>Sen 1996 yılında <strong>Real Madrid</strong>’e transfer olup dolar milyoneri olduğunda, ben insan beyni üzerine yaptığım uzun araştırmamı bitirmiş, <strong>“Beynin Kimliği”</strong> adlı kitabımı yazmaya başlamıştım.</p>
<p>Sen 2000 yılında İspanya&#8217;daki &#8220;cennet köşkü&#8221;nde kulüp arkadaşlarınla gülüp eğlenirken, ben 3 yıllık okumalarımı bitirmiş, insanlığın 40 bin yıllık inanç tarihini <strong>&#8220;İnanç Fırtınaları&#8221;</strong> adıyla kitaplaştırmaya başlamıştım.</p>
<p>Sen 2007 yılında tükenmeyecek bir servete sahip olarak <strong>Fenerbahçe</strong>’ye transfer olduğunda, ben beşinci kitabım <strong>&#8220;400 Soru-Yorum&#8221;</strong>u bitirmiş, altıncıya başlamıştım.</p>
<p>Sen 2009 yılının 7 Şubat günü 563’üncü profesyonel maçını oynamış, 65’inci kez fileleri havalandırıp izleyenleri ayağa kaldırmış ve 1 yıl daha Türkiye’de futbol oynamayı kabul ederek, milyonlarca dolar daha kazanmayı garantilemiş bir futbolcu olarak mukavele imzalamanın heyecanını duyumsarken, ben 630 TL emekli maaşıyla yaşamaya çalışan biri olarak, yedinci kitabımın iskeletini çıkarmış olmanın heyecanıyla doluydum.</p>
<p>Ve seni izlemeye gelen on binlerce kişi haftada 30–40 TL&#8217;yi rahatlıkla harcayarak, senin bu &#8220;bir eli yağda, bir eli balda&#8221; yaşamını sürdürmeni sağlarken, benim kitaplarımdan birine 10 TL ödeyerek, beyin emeğimi ödüllendirmeyi akıllarından dahi geçirmiyorlardı.</p>
<p>Şimdi durum değişiyor! Senin ve diğer futbolcuların cebine giren <strong>&#8220;orantısız kazançlar&#8221;</strong>ın büyük bir haksızlık olduğunu dile getirenlerin sesi yükselmeye başladı. Senden ricam emekli olduğunda, dünyanın neresinde olursan ol, hak etmediğin kazançlarının bir kısmını insanlığın kültürel evrimine katkıda bulunan kitaplara ve sanatın diğer meyvelerine harcamandır. Teşekkürle&#8230;</p>
<p><strong>Sayın Platini</strong>. Siz çocukluğumun kahraman futbolcularından biriydiniz. Ne garip bir tesadüf ki, şimdi tekrar kahramanım olmak üzeresiniz.</p>
<p>Ey kahramanım! İnsanlığa kültürel ve teknolojik sıçramalar yaptıran bilim insanları zar zor geçinirken; tek işi fileleri havalandırmak ve insanları heyecanlandırmak olan futbolcuların, aşırı büyüklükte ve <strong>hak edilmemiş servetler</strong> kazanmaları en hafif anlatımla insan onuruna, bilim ve sanata saygısızlıktır!</p>
<p>Birbirleriyle ölesiye düelloya girişen Romalı gladyatörlerin mücadelelerini izlemek için arenaları dolduran halkın gözünde en erdemli kişiler o düelloları kazanan cengâverlerdi. O devrin kapanmasından sonradır ki insanlık kendini başta sanata, sonra doğayı gözlemeye, ardından bilime adamaya başladı.</p>
<p>2 bin yıllık devasa birikimlerden sonra aynı noktaya futbol sahalarında geri dönülmesinden, eski bir futbolcu ve şimdiki futbol büyüsünü sürdüren bir kurumun başı olarak utanç duymayabilirsiniz; ama en azından tüm ömrünü bilim ve sanata adayan insanların böylesine mahzun ve böylesine yetersiz maddî koşullarda çalışmalarını sürdürmelerine gönlünüz razı olmaMalı, diye düşünüyorum.</p>
<p>Eğer çağın insanlığını içine düştüğü açmazlardan kurtarmaya yardımcı olmak ve adınızı tarihe kahraman olarak yazdırmak istiyorsanız, <strong>çocuklarımızı futbolculara değil, bilim ve sanat insanlarına hayran olmaya teşvik edecek tedbirler alınız.</strong></p>
<p>Tek yapmanız gereken de o &#8220;kahramanlar&#8221;ınıza hak ettiklerinden fazlasını verMeyecek bir sistem geliştirmek.<br />
İnsan onurunu ayaklar altına almaya dur demenin zamanı gelmiştir?! Bakınız dünyadaki krizlere. Mesele sadece CEO’ların milyar dolarlık kazançları değil, ulusal kazançların ve emeğin karşılığının hakça dağıtılMamasıdır!</p>
<p>Saygıyla&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.izmirlife.com/category/yazarlar/mehmet-saglam-yazarlar/" title="Diğer yazılarım">Mehmet Sağlam</a></strong></p>

<div style="float:left;margin:0px 0px 0px 0px;"><a href="http://www.google.com/reader/link?url=http://www.izmirlife.com/2009/02/10/roberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup/&title=Roberto Carlos ve Michel Platini'ye dekolte mektup&srcTitle=izmirLife - izmir kent günlüğü&srcURL=http://www.izmirlife.com"target="_blank" rel=""><img border="0" src="http://www.izmirlife.com/wp-content/plugins/wp-google-buzz/icon/5.png" style="opacity:1;filter:alpha(opacity=100)" onmouseover="this.style.opacity=0.8;this.filters.alpha.opacity=80" onmouseout="this.style.opacity=1;this.filters.alpha.opacity=100"/> </a></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.izmirlife.com/2009/02/10/roberto-carlos-ve-michel-platiniye-acik-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

