Hemen hemen her Perşembe geceyarısı Gandalf’ın aynalı gözlük takmış versiyonu olan ak sakallı dede rüyalarımda önermelerde bulunmaya başlar: “Bak evladım, mavi hapı seçersen Pazar gününü evde geç saatlere kadar uyuyarak, günün yarısına kadar tembel tembel pijamayla dolanarak, hafta sonu gazeteleri içinde dinlenerek geçirebilirsin. Kırmızı hapı seçersen, senin gibi aklı evvel arkadaşlarınla sabahın köründen gün batana kadar İzmir çevresi kazan siz kepçe gezersiniz, başına neler gelir, karşına kimler çıkar ben karışmam…” . Ben de bu önermeye “seyahat ya ak sakallı Gandalf” diye atlayıp ertesi sabahın erken saatlerinden itibaren mail ve cep telefonu trafiği ile hafta sonu için ekibi ayaklandırırım.
Bu haftaki planımız bizim beklentilerimizin de üstüne çıkarak Pazar sabahı 9dan akşam 19’a kadar süren yaklaşık 300 kilometrelik bir rota ile sonuçlandı. Yediklerimiz içtiklerimiz de olmak üzere gördüklerimizi, günümüzü sizi sıkmamaya çalışarak kaleme alayım dedim… malum bu sitenin takipçileri de biraz kurtluca, doğaya, tarihe, yemeğe, fotoğraf çekmeye hayat akarken kenarından tutunup onunla gezmeye meraklı kişiler:

Sabahın dokuzunda toplandığımızda asıl hedefimiz rotayı Salihliye kırıp Sard harabelerinde vakit geçirmek, bol bol fotoğraf çekmek ağzımızı Salihli’nin meşhur odun köftesi ile tadlandırdıktan sonra Kurşunlu Şelalelerine gidip vadi içinde sonbahar yaprakları üzerinde hışırtılı, çıtırtılı bir yürüyüş yapmaktı. Ancak, kader bizim için bambaşka planlar yapmaktaydı…
Sabah 9 dediğimiz halde 15 dakika önceden telefonu kapımın önünden çaldıran arkadaşlarım sayesinde saat tam 9 da Küçük Park Fırınından kahvaltılık almak için sıraya girmiştik. (İzmir-Kemalpaşa-Salihli arasında kahvaltı edecek güzel yer bilmiyoruz, önerilere açığız) Ege Üniversitesi kavşağında sıfırladığım sayaç Sart (Sardes veya Sardeis) Harabelerinin girişinde 75 kilometreyi gösteriyordu. (Giriş 5 ytl, bileti saklıyorsunuz sonra lazım olacak.) Biz öncelikle eskiden Ankara-İzmir asfaltı üzerinde görmeye alıştığımız Gymnasium tarafını geziyoruz. Sart Lidyalara başkentlik yapmış zamanın en büyük ve gelişmiş metropollerinden biri. Oldukça ciddi resterasyon ile ayakta duran Gymnasium’u ve hemen yanından geçen zamanın otabanı, Kral Yolunu yapmaya altın, mücevher ve Sarda ismini veren turuncu kuvars yetmeyince Lidyalılar çareyi para basmakta bulmuşlar ve savurganlıkları ile paranın bulunmasına vesile oldukları için tarihe geçmişler. Adet olduğu üzere onlarca poz fotoğraf aldıktan sonra Metropolün aynı ihtişamdaki Artemis’e adanmış Tapınağı’na yöneldik.
Tapınağın dış kapısında köylü kadınların el emeği göz nuru hazırladığı ürünler ve mevsime göre, baharatlar, kuru veya taze meyvelerin satıldığı (aldığınız bilet burada lazım olacak, müzekart varsa bilet lazım değil) Vahşi doğa, avcılık ve ay tanrıçasına adanmanın bile doğanın yıllar süren tahribatından koruyamadığı tapınak kalıntıları ve devasa boyuttaki sütunlarından etkilenmiş zihnimiz açlıktan guruldamaya başlıyan midemizin etkisi ile düşünemez hale gelince, soluğu ilk bulduğumuz Meşhur Salihli Odun Köftecisinde aldık. (Ekim Kasım ayında yolun her iki tarafı böğürtlenlerle donanıyor, ona göre)
İnşallah bu yazıyı midenizin boş olduğu bir saatte okumuyorsunuzdur !
Pazar günleri yemek uğrağını 13 den önce yapmakta fayda var, biz oturduktan sonra ortalık birden bire kalabalıklaşmaya başladı, biz çıkarken insanlar akın akın geliyordu. (Keşke harabelere de bu kadar ilgi olsaydı) Adet olduğu üzere masaya Salihlinin güzel dağ suyundan sürahi sürahi geliyor. Arkasından közlenmiş patlıcan, közlenmiş biber ve son olarak da mis kokulu Odun Köftesi geliyor. İsteğe bağlı olarak, kendi yapımları ayran, kese yoğurdu kıvamında yoğurt ve salata alınabiliyor. 3 Yaşındaki kızım bile seve seve yedi köfteleri. Hesap da son derece makul, kişi başı 10-12 liraya tepe tepe doyuyorsunuz.
Tatlı ihtiyacını Kemalpaşa tatlısı ile kapatmaya çalışmaları eksik kalmış. Yöresel bir şeyler düşünseler daha iyi olur.
İnsanın karnı doyunca olmıyacak maceralara dahi balıklama atlıyabiliyormuş, yaşadık gördük. Bozdağ’a bu kadar yaklaşmışken Kurşunlu Kaplıcalarında çok vakit kaybetmeye gönlümüz elvermedi. Ama, günü birlik piknik yerleri, belediye tesisleri, 4 yıldızlı oteli ve doğa harikası vadisi ile Kurşunlu Kaplıcaları’da günün geri kalanı büyük bir keyifle değerlendirebileceğiniz yerlerden biri. Şiddetle tavsiye edilir. (Suda bulunan başlıca mineraller: kalsiyum sülfat, bikarbonat, sülfat ve hidrojen sülfürmüş. Kaplıcaların romatizma, cilt ve kadın hastalıkları, solunum yolu hastalıkları, sinirsel hastalıklar ile ameliyat sonrası eklem ve kireçlenme rahatsızlıklarının tamamlıyıcı tedavisinde olumlu etkileri görülmekteymiş, wikipedia sağolsun oradan öğrendik). Ama bizim aklımız köfteciye gelirken yolda gördüğümüz Bozdağ-Ödemiş tabelasın takılmıştı bir kere. Zirvelerde dolaşmak varken vadide niye vakit kaybedelim diye vurduk kendimizi yokuşa. İsminden de anlaşılacağı gibi yokuştan illallah demiş Egeliler tarafından kurulmuş olan Allahdiyen beldesini geçer geçmez el değmemiş sert yamaçları sonbaharın renklerine boyayan yaprak döken ağaç ormanlarının görsel şöleni başladı. Muhteşem manzaraya kapılıp ilk sert virajdan manzaraya dahil olmamak için dikkatle takip ettiğimiz yol bizi Bozdağ’a ulaştırdı.
Mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıkları sebebi ile hiç kara rastlamadık. Belki kayak tesislerinde bir avuç vardır diye oraya yöneldik. Lakin, il özel idaresi tarafından işletilen tesislerin nizamiyesi ziyaretcilere kapanmış, tesisler kuş uçmaz kervan geçmez bir durumda kar yağmasını bekliyordu.
Kısmet değilmiş diyerek bu sefer de rotayı Mermeroluk Ormaniçi Dinlenme tesislerine kırdık. 5 hektarlık alanda kurulu dev, hatta tabiat anıtı çınar, kestana, karaçam ağaçları ile kaplı. Orman derin bir vadi içinde olduğundan güneşe uzanmak isteyen ağaçlar metreler boyunca uzamış gitmiş. Özellikle çamlar “şapka düşüren” niteliği kazanmış. Yerler kestane ve çınar ağaçlarının yaprakları ile , hava çok yoğun olmamakla beraber kendini hissettiren bir mangal dumanı kokusu ve kışı bu bölgede geçirmeye hazırlanan ötücü kuşların cıvıldamaları ile dolu. Ve resmen çivi gibi, seyahat boyunca dişlerimizin birbirine çarptığı tek yer burasıydı. Hazırlıklı gitmekte fayda var. Kış ve her iki bahar boyunca dağcıların ve doğa sporcularının uğrak yeri olan Mermeroluk Orman içi tesisleri çadır kurmak için de çok müsait. Su ve tuvalet problemi büyük oranda çözülmüş.
Donma eğilimi gösteren el ve ayaklarımızı ısıtmak biraz da turistik alışveriş etmek için Bozdağ’a geri döndük. Birbirine bakan kahvelerde herhangibi birinde dağdan toplanan adaçaylarından içmek ayrı bir keyif. Bozdağ çevresine yaşayanların açtığı tezgahlarda adaçayı, kekik, ıhlamur ve adını öğrenip de unuttuğum bir çok faydalı bitkiyi taze veya kurutulmuş olarak bulmak mümkün. Bunun yanında damarsız Bozdağ kestanesi, nar ekşisi, yörenin leziz siyah üzümlerinden yapılma pekmez, bu üzümlerin kurusu (mevsime göre tazesi), muhtelif çap ve büyüklüklerde iştah kabartan pırıl pırıl zeytinler, altın gibi pırıl pırıl zeytinyağları, Ödemiş’in medar-ı iftarı: Kumpir (patates değil “kumpir” diyeceksiniz), her derde deva şişe şişe kekik suyu bulmak mümkün. Pazarlık konusunda çok töleranslı değiller, ona göre.
Biraz ısınıp alışverişimizi yaptıktan sonra bu sefer akşam güneşinde gölden yansıyan dağ ve orman manzarası çekmek için Gölcük’ün batı kıysına attık kendimiz. Fotoğraf için günün en uygun saatlerini ve ışığını muhteşem manzarayı ve renkleri poz poz makinemizin belleğine aktarmak için değerlendirdik.
Günün son ışıkları sisler altındaki Ödemiş ovasını görsel bir şölene çevirirken, yine bir yerlerden yuvarlanmamaya dikkat ederek, bu sefer Bozdağ’dan inişe geçtik. Ovaya indiğimizde güneş de çoktan ufkun gerisine inmişti, bu yüzden Birgi, Tire ve Ödemiş’i başka bir güzel Ege gününde ziyaret etmek üzere hızla geçtik. (Evde akşam yemeği için ekmek yoksa Ödemiş’in mis kokulu fırınlarından ekmek almadan geçmeyin. Nohut mayası ile yapılan kocaman ekmekler, bir de sıcaksa, katıksız olarak bile eve ulaşmadan yarılanabilir)
Tarih, doğa, güzel lezzetler ve tertemiz hava ile geçirilen koca bir günün ardından çevre yolu çıkışında yaşanan şehir trafiği bile keyfinizi kaçırmaya yetmiyecektir inanın. Ve bu programı yaşayanlar için Pazartesi sendromu bir sonraki haftaya kadar ertelenir, garanti.
Buraya kadar okuyacak sabrınız varsa bir Perşembe gecesi sizin aksakallı dedenizin size iki hapı önermesi yakındır, sağlıcakla kalın…

Çok ama çok güzel bir plan! İstanbuldan yılbası ve ertesi için gelen arkadaşlarla uygulamak isterim ama 2 tane birbuçuk yaşındaki bebekle mümkün mü bilmiyorum!! Heyecanlandım ama çok güzel gözüküyoré
Tamamen bebeğinizin alışkanlıklarına bağlı. Biz kızımla temmuz’da Antep, Adıyaman, Urfa yaptık. Nemrut’un tepesine sırtımda çıkardım. Ocak’da 3 olacak “gezmek” diyince hç sesi çıkmaz
Şimdiden iyi yıllar …
Muhakka gezi anılarınızı yazmalısınız, özellikle bebekli ailelerin gezi anlıları çok ilham verici oluyor. Hele ki Doğu!
Duydunuz Burak bey, bekliyoruz…
Sizi de bekleriz Deniz hanım
Çok isterim ama, bebekle gittiğimiz tek yer Roma. Onu anlatırım ama, konseptinize aykırı sanırım
Bebeksiz gittiklerinizden alalım o zaman veya Roma’da bir İzmirli başlığıyla yayınlayalım