Denizin ortasındayız, yaklaşık yarım saat sonra Samos Adası’na varmış olacağız, Kuşadası’nın tam karşısı. Çok eski zamanlarda birleşik bir kara parçasıymış ama bizim bildiğimiz tarihten beri ada orası. Yunanistan’la aramızda husumet yaratan yüzlerce kara parçasından biri…

Samos’tan Kuşadası’na bakış
Ne zamandır gelir giderim Yunan Adaları’na, her zaman bir kardeş gibi, sevgiyle karşılandım. Konuştuğum Yunanlıların hep bir yanı Türkiye’ye, Türklere dayanıyordu. Kimisinin anneannesi, kimisinin dedesi Türkiye’de yaşıyormuş savaş öncesi. Mübadele zamanında Türkiye’den Yunanistan’a zorunlu göç edenlerin hikayelerini az mı okudum gazatelerde, dergilerde. Bir gecede evinden, toprağından, dostlarından ayrılan, bir bilinmeze yol alanların hikayelerini… Hala daha içi sızlayan, memleketinden uzak yaşadığını söyleyen insanlar. Zorunlu olarak kalanların ya da kalmayı seçenlerin durumu çok mu farklı sanki? Onlar da eziyet görmüşler yeni gelenlerden, evlerine, topraklarına yerleşenlerden. En sonunda da yalnız olarak hayata veda etmişler ne yazık ki…
Tabi ki bu madalyonun bir yüzü… Diğer taraftan oradaki evlerinden edilen ve zorunlu olarak Türkiye’nin çeşitli yerlerine yerleştirilen Türkler de ayrı bir hikaye. Onlar da her şeylerini bırakıp yeni bir hayata başlamak zorunda kalmışlar, dünya üzerinde göç etmek zorunda kalan binlerce insan gibi. Göç etmeyenler ise binbir zorlukla karşılaşmışlar, asimilasyona uğramışlar, korkudan dinlerini değiştirmişler ve belki de dillenmeyen binbir türlü anıyla hayata veda etmişler…
Bütün bu yaşananlara rağmen sımsıcak bir gülümsemeyle karşılıyor sizi Yunan Adaları. Biraz sohbetten sonra, ayrılırken sarılıyorsunuz bir akrabanıza veda eder gibi. Biliyorsunuz ki kardeşlik yürekten geliyor, tepede konuşulanlara inat…
Sadece restore edilmiş, aslına hiç dokunulmamış iki köyden birindeyiz yarım saat süren bir yoldan sonra : Manolates. Yol tarifi sorduğumuz Yunanlıların gözlerinde bir ışıltı ile anlattıkları muhteşem bir köy burası. Çam ve çınar ağaçları arasından, bağların yanından kıvrıla kıvrıla tepeye çıkan yoldan sonra şimdi artık karşı kıyı, Kuşadası…
“Studios Angela”nın apart dairelerinden birine yerleştikten sonra hemen keşfe çıkıyoruz sokakları. Angela’nın evi köyün en tepesinde olduğu için biz tekrar aşağı doğru yürümeye başlıyoruz sokaklardan. Karşımıza ilk çıkan mavi – beyaz boyalı kilise oluyor, köyün tek kilisesi…
Manolates köyünün kilisesi
Evlerin kapıları göz alıcı, sokaklar rengarenk çiçeklerle bezenmiş, her yer tertemiz. Taşları delerek kendilerine yer bulmuş bütün bitkiler. Hele şu bibere bir bakın lütfen!
“İnadına yaşamak” diye buna derler…
Kapıların her biri sanat eseri
Aslına uygun yenilenmiş Manolates sokakları
Dokunulmamış eski bir ev, hala sapasağlam ayakta
Eski evin önü rengarenk çiçek bahçesi ve el sanatları sergisi
Evlerin bahçelerinde cam ve seramik işleri
Akşam yemeğini köyün girişindeki deniz manzaralı kafelerden birinde yedikten sonra biraz daha yürüyüş yaparak otelimize dönüyoruz. Angela ve arkadaşının ouzo davetini kıramayarak kah İngilizce kah Yunanca, adalarda yaşamdan Atina’daki orman yangınına, son yaptıkları İzmir-Kuşadası-Bodrum seyahatinden boğazdan geçen gemilere uzanan bir sohbetle güneşi batırıyoruz. Odamıza yerleşmeden önceki sohbetimizde bu İngilizce – Yunanca karışık iletişim dilimiz nedeniyle “geçenlerde ben de fal baktırdım” cümlesini “fal bakarım” şeklinde yorumlayan Angela’nın da ayaküstü kahve falına bakıyorum. Hayatında hiç kahve falı bakmamış biri olarak, hem de ingilizce, Atina’da oturan kızına telefonda anlattıklarım o kadar hoşuna gitmiş olacak ki ertesi sabah 11’de kızı için de kahve içip fal bakma sözü vererek ancak ayrılabiliyoruz yanlarından…
Ouzo’lu sohbet bir başka oluyor…
Akşam denizin esintisiyle uyumanın verdiği huzurla, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyoruz. “Cennettesin” diyor içimden bir ses, “haydi kalk artık, keşif zamanı…” Köy mışıl mışıl uyurken, kahve falı bakamadan ayrıldığımız için Angela’dan özür dileyerek Pythagorion’a doğru yola çıkıyoruz.
Dükkanlarını açıp temizlik yapan, marinadaki kafelerin önündeki masaları yeni güne hazırlayan, sabah mahmurluğu ile kahvaltı yapıp sohbet eden insanların, halatlarını çözüp limandan ayrılan teknelerin arasından geçerek limanın ucundaki fenere doğru ilerliyoruz. İsmini, burada doğan antik çağın ünlü matematikçisi Pisagor’dan alan bu minik şehri karşıdan fotoğraflıyor ve bir bankta oturup plajı, açıkta demir atmış tekneleri ve kıyıya bağlanmış balıkçıları seyre dalıyoruz.
Pythagorion
Marinanın sol tarafındaki küçük plaj
Alargadaki tekneler
Oturduğum bankın hemen yanındaki Pisagor heykelinin ne olduğunu araştırırken Pisagor’un M.Ö. 570 yılında doğmuş olduğunun tahmin edildiğini ancak hayatı ile ilgili çok net bilgilerin bulunmadığını öğreniyorum. 18 yaşında Lesbos adasına gittiğinde astronomi bilgini ve filozof Anaximander’le tanışmasının ve onun önerisi ile Mısır’a gitmesinin hayatını nasıl da değiştirdiğini farkediyorum hayat hikayesini okurken. 23 yaşında, M.Ö. 547 yılında Mısır’a giden Pisagor 21 yıl orda kalarak geometri öğreniyor. Mısırlıların piramitleri yaparken kullandıkları 3-4-5 üçgeni kuralından yola çıkarak ünlü teoreminin temellerini burda öğrendiği düşünülen Pisagor, 55 yaşında Samos’a dönüp bir okul kuruyor. Öğrencilerin az olması nedeniyle Güney İtalya’daki Croton şehrine göç ediyor ve burda öğrencilerinin matematikçiler ve dinleyeciler olarak ikiye ayrıldığı Pisagorculuk Okulu’nda eğitimlere devam ediyor. Evrendeki her şeyin matematiksel olarak ifade edilebileceğine inanan Pisagor, ezoterizmde büyük inisiyelerden biri olarak kabul ediliyor.
Pisagor Anıtı
Pisagor’u yerinde bırakarak kahvaltı için marinaya geri dönüyoruz. Rahat koltukları, lezzetli bacon&eggs kahvaltısı, marinadaki merkezi konumu ve sahibinin güleryüzlü karşılaması ile Anthemis Cafe “tavsiye edilebilir yerler listesi”ne giriyor hemen. Kahvaltımızı bitirdikten sonra haritamızı açıyor ve dönüş feribotuna binmeden önce kalan dört saatimizi, adanın doğu tarafını gezerek değerlendirmeye karar veriyoruz. Her ne kadar haritaya bakarak yola çıkmış olsak da bir süre sonra kendimizi, bilmediğimiz bir meydanda, güzel bir köy kahvesinde buluyoruz.
Paleokastro köy kahvesi
Biraz dinlenmek için oturduğumuzda yandaki masada, balıkçı olduklarını tahmin ettiğimiz, sabah sohbeti yapan amcaları farkediyoruz. Beraber bir fotoğraf çektirmek istediğimizi söylediğimizde gerçekten de balıkçı olduklarını öğreniyoruz!
Old fishermen in Samos
“Nerelisiniz?” diye başlayan sohbet, 1940’lı yıllarda Türk kıyılarına gelerek balık avlayan bu balıkçıların maceralarına kadar uzanıyor bir süre sonra. Türk karasularında balık tuttukları için birkaç defa Kuşadası Karakolu’nda hapse atılmalarından tutun da içlerinden birinin savaş sırasında önce İzmir’e, ordan Suriye’ye, sonra da Kanada’ya göç etmesine kadar geçen süreci ilk ağızdan keyifle dinliyoruz.
Ah o maceralar yok mu, dinlemenin keyfine doyulmayan…
Ara sıra Türkçe de konuşan bu güzel insanlar arasında olmaktan memnun, hiç sormadan ısmarladıkları çayımızı yudumlarken aralarındaki çekişmeleri seyrediyoruz. Yeni gelen bir arkadaşlarına “Yaşlandın sen, bak kilo aldın, neredeyse doğum yapacaksın” şeklinde takılmaları, “Ordan söyleyin ne istediğinizi” diyen belli ki ellerinde büyümüş garson kızı “Olmaz, sen gel buraya da yüzünü görelim” diye masaya kadar getirtmeleri beni gülmekten kırıp geçiriyor. Artık emekliliğin keyfini süren bu tatlı balıkçılardan bu köyün Paleokastro olduğunu öğrenip haritamıza tekrar bakarak yola koyuluyoruz.
Paleokastro’da bir ev
Kervelli tabelasını takip ederek geldiğimiz koyda sadece fotoğraf çekmek için duruyoruz. Koydaki denizin güzelliği bile adanın bazı yerlerinde sıcak, bazı yerlerinde soğuk esen rüzgarlardan sonra üşümüş bedenimi denize girmeye ikna edemiyor. Deniz keyfini bir sonraki tura bırakarak yola düşüyoruz…
Kervelli
Dönüş yolu üzerinde, biraz tepede yer alan bir mezarlığa giriyoruz. Bir çiçek bahçesini andıran mezarlıkta insanların 70 ila 90 yıl arasında yaşamış olduklarını hesaplıyoruz hayretle. Türkiye’de ölüm yaşı ortalamasının 70’lerde olduğunu düşündüğümde Akdeniz usülü beslenen, taze sebze meyve ve zeytinyağını bolca tüketen sağlıklı insanlar geliyor gözümün önüne. Gerçekten de Yunanistan’da ortalama yaşam beklentisinin kadınlarda 81, erkeklerde 76 yıl olduğunu öğreniyorum sonradan…
Bütün mezarların bembeyaz mermerlerle kaplandığı, önlerinde kişiye ait gülümseyen fotoğrafların konduğu camlı bir bölmenin olduğu, mermerin ön tarafının yapma çiçeklerden bir çelenkle ve dört bir yanının vazolarla süslendiği, insana huzur veren ve insanın içini ürpertmeyen bir yer burası. Ölen insanlarla bağlarını koparmadıklarını, onlara değer vermeye devam ettiklerini düşünerek ve bizim mezarlıklarımızın neden böyle olmadığına üzülerek ayrılıyoruz oradan…
Çiçek bahçesi gibi mezarlık
Ve yine Samos şehir merkezindeyiz. Hava bunaltıcı derecede sıcak, hiç esmiyor neredeyse… Sahildeki cadde üzerinde irili ufaklı birçok restoran ve kafeden birinde öğle yemeğimizi yiyoruz. Sonra arka sokaklara dalıyoruz, feribotu beklerken vakit geçirmek için ama siesta vakti olduğundan dükkanlar kapalı, çıt çıkmıyor sokaklarda. Limana yakın bir kafede biraz zaman geçirdikten sonra, feribota biniyor ve bir dahaki sefere motoru erken teslim etmemeye kendi kendimize söz veriyoruz…
Esen Fakioğlu
24-25 Ağustos 2009 / Samos
Yunanistan’da ortalama yaş beklentisi kaynak : Wikipedia
Kuşadası – Samos feribot biletleri : feribot.net


İlk sözü siz söylemek ister misiniz?
:)