www.daha.net

izmirLife – izmir kent günlüğü

izmirLife – izmir kent günlüğü header image 2

Kemalizm Yeniden

Şubat 23, 2009 · No Comments · Mehmet Sağlam


ADD’nin 21 Şubat 2009 günü İzmir’de düzenlediği “Türkiye İktisat Kongresi” üst başlıklı toplantının “Kemalist Ekonomi” alt başlıklı oturumunda konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi – İktisâdi ve İdarî Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN’ın yaptığı konuşmasındaki her cümlenin altı kalın kalın çizilecek türdendi. Aldığım notların kısaltılmış biçimini bilginize sunuyorum:

“Kültür bir bütündür. Kültüre dışarıdan gelen herhangi bir etki, o bütünün bütün parçalarını da hiç kuşkusuz etkiler. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz ve adına küreselleşme denen bu süreçte yaşamakta olduğumuz olumsuzluklar, kültürün dönüştürülmesinden kaynaklanıyor.

Daniel Rodrik bu konuda şöyle der: “Önemli olan küreselleşip küreselleşmediğiniz değil; nasıl küreselleştirildiğinizdir…” İçinden geçtiğimiz süreç kendimizin belirlediği değil; bizim dışımızdakilerin belirleyip bizi sürükledikleri bir süreçtir.

Öyleyse Türkiye’yi iyi okumamız için yalnız Türkiye’nin içini değil; Türkiye’yi dışarıdan yönlendirenlerin Türkiye’yi nereye götürmek istediklerini iyi okumamız gerekiyor. Aynı şekilde, Avrupa Birliği gerçeğini doğru okumak için Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu uluslararası sistemi biliyor olmak gerekir. Bugün AB’nin dünkü AB olmayışının nedeni, değişen, dönüşen uluslararası sistem ve bu sistem içerisinde değişen ilişkiler ağıdır. Dolayısıyla Türkiye’ye bakarken de eski alışkanlıklar içinde bakmak doğru olmayacaktır.

Türkiye’nin bugününe bakmadan önce, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına gitmek ve Atatürk’ün neler yapmak istediklerine bakmak istedim. Tabii ki bir siyaset bilimci olarak, konuyu siyasete çekeceğim:

Atatürk’ün millî iktisat modelini ortaya çıkaran bir milli siyaset formülü vardı. O günkü süreç içinde önce ne dedi?.. Misakı Millî, yani Ulusal Ant… Bu, yeni ulusal devletin ilkelerini belirleyen ve sınırlarını çizen bir ant idi. Daha sonraları millî vatan, millî devlet kavramları gündeme geldi ve bu ilkeler sayesinde Türk toplumu ümmet olmaktan çıkıp millet hâline gelmeye başladı.

Bu proje birbirine eklemlenen devrimlerle, bir süreç içinde topluma benimsetilmeye çalışıldı. Daha sonra bu yeni devlet cumhuriyet ile taçlandırıldı. Ve cumhuriyet, çağına uygun olarak, demokrasiyi öyle ya da böyle ülkeye taşıyacak kapıları aralayan bir anayasa ile kurumsallaştırılmaya çalışıldı. 20 Ocak 1921 tarihli “Teşkilâtı Esasîye Kanunu” içinde yer alan 3’üncü maddede Atatürk’ün büyük önem verdiği “Ulusal Egemenlik” anlayışı kabul edildi.

Atatürk’ün ilk siyasal devrimi Cumhuriyet’in ilânıdır. Cumhuriyet devrimciliktir… Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik, Devrimcilik ilkesinin ardılıdırlar. Cumhuriyet kurulduğu günden itibaren sürekli olarak geliştirilen yeni açılımlarla güçlendirildi. Devrimler sayesinde rejim güçlendirildi. O döneme baktığımızda önümüze çıkan başlık “Üretim”. Üretimde ne vardır? Özgüven… Özgüvenin olduğu yerde ise tüm kurumlar diridir.

Bugün gözden kaçırdığımız bir şey var, o da şu: İçinden geçtiğimiz süreç, Cumhuriyet’i tasfiye ve devrime karşı da karşı-devrimin örgütlenmesi sürecidir. Bu tablo şöyle özetlenebilir:

a) Günümüzde hakim olan anlayış, başlığı üretim ve özgüven değil; tüketimdir (edilgenleştirilme ve teslimiyet).

b) Cumhuriyet’in tam bağımsızlık anlayışı; bugün her alanda bağımlılığa dönüştürülmektedir.

c) Yenilikler “asker devlet” eliyle getirilmişti; bugün yerine “polis devleti” getirilmiştir.

d) Asker ülkeye yenilikleri taşıyan kurumdu. Asker devlette bir demokrasi ideali vardı; bugün oluşturulmaya çalışılan polis devleti ile bir faşist yöntem demokrasi idealinden uzaklaşılıyor.

e) Özgürleştirme, özgür birey yaratma ideali vardı; bugün bağımlılaştırma, baskılama ve kulluğa doğru bir gidiş var.

f) Devletleştirme yerini özelleştirmeye bıraktı.

g) Batılılaşma, çağdaşlaşma anlayışından uzaklaşıldı. Artık AB ve onun kriterleri ile Avrupalılaşma’yı hedefleyen bir Türkiye var.

h) Evrensel ideallerin yerini; bölgesel menfaatler aldı.

i) Ulusalcı anlayıştan; bugün yerelci anlayışa doğru bir dönüştürülme süreci var.

j) Bizi bir arada tutan yer kamusal alandı; bugün özele geçiliyor.

k) Toplumculuktan ve toplumsaldan; bugün bireyciliğe geçiriliyoruz (bireyselliğe değil).

Bugün karşı devrim bir dalga hâline dönüşmüş görünüyor ve göründüğü kadar güçlü değil aslında; fakat karşı devrime karşı direnişi baskılayabilecek bir örgütlenme modeli oluşturmuş durumdalar, hem içeriden hem dışarıdan edindikleri işbirlikçiler sayesinde.

Bu gidişe dur diyecek insanlar ne yapıyorlar?.. Hâlâ kendi zeminleri üzerinde kendi alışık oldukları mücadelelerini sürdürüyorlar. Oysa Kemalist Ekonomi’den söz ettiğimiz yerde bir dirilikten, bir dirilişten, bir direnişten söz ediyoruz demektir.

Eğer demokrasiyi yeniden diriltmek ve korumak istiyorsak, köklü demokrasilere tekrar bakmamız gerekir. Onlar köklü kurumları sayesinde yaşatıyorlar demokrasilerini. Öyleyse, demokrasiyi var eden köklü kurumlarımıza vurmak yerine, onları sahiplenmek, korumak ve güçlendirmek durumundayız.

Tartışmacı demokrasi diye bir kavram üretilmiş; her köklü kurum kıyasıya eleştiriliyor. Çoğumuz bu sürecin o kurumları tasfiye etmeye yönelik olduğunu göremiyoruz. Bu kurumların başında ordu geliyor. Sonra hukuk ve anayasa… Bugün ısrarla yapılmak istenen “yeni” anayasa, bize “1982 Anayasası”nı dahi aratabilir. Hukuk sistemi içindeki koruma duvarlarımızı yıkarak, demokrasiyi var edemeyiz.

Çoğumuzun göz ardı ettiği bir şey var: Karşı devrim, Cumhuriyet Kurumları’nı kendisi tasfiye etmiyor; o kurumları kendi içinden kendi kendini tasfiye edecek hâle getiriyor. Bu da, “sebepleri değil sonuçları oku” süreci ile dayatılıyor bizlere. Oysa sonuçları değil, asıl nedenleri okumamız gerekiyor. Tıpkı darbeleri sonuçlarıyla değil; sebepleri ile yeniden okumamız gerektiği gibi…

Bugün devlet ekonomik anlamda küçülürken, siyasal anlamda toplumu baskılayacak şekilde devleti elinde bulunduranların güçleri fiilen arttırıldı. O zaman Türkiye’de anayasal rejim yıkılmış; yerine (teokratik) faşist bir baskı rejimi oturtulmak üzeredir, denilebilir.

Öyleyse, daha fazla gecikmeksizin aydın sorumluluğunu anımsamak durumundayız… Aydın sorumluluğu: unuttuğumuz bilimi yeniden geri çağırmaktır.. Topluma kabul ettirilmiş ezberlerin içinde düşünmek değil; toplumu yeniden bilimin ışığında düşünmeye zorlamaktır.. Topluma sonuçları değil; nedenleri okuyup anlatmakla yardımcı olmaktır.. Siyasetçilerin gösterdiği parlak yüzün arka tarafını göstermektir.. Türkiye’nin bugünkü noktaya nasıl getirildiğini sonuçlarla değil, sebepleri ile anlatmaktır…

Birkaç aydının bir araya geldiğinde kendi tarafındaki insanları nasıl aşağı indireceğini düşünmesi, karşı devrimcilerin elini güçlendirmektedir. Hâlâ kimin gidip, kimin geleceği gibi kişilere odaklı tartışmalarla meşgul olanlar, örgütlü yapılarını çözdükçe, karşı devrime güç verdiklerinin farkında değiller.

AB limanına demirlemek hayali ile bir yandan en değerli yüklerimizi (kurumlarımızın içini) boşaltırken, bir yandan da gemimizin su almasına (dış müdahalelere) aldırmaksızın pupa yelken ilerleyeceğimizi sanıyoruz. Türkiye hâlâ AB’ye girebilmiş değil. Ancak AB, haddinden fazla iç ve dış ilişkilerine müdahale edecek kadar Türkiye’ye nüfuz etmiş durumda. İlerleme raporları Türkiye’den çok, AB’nin ilerleyişinin belgeleri âdeta.

İşte böyle bir kriz içerisinden geçerken, asıl bunları sorgulamamız gerekirken, geçmişle gelecek arasına sıkışık kaldık. Ve o sıkıştırılmışlık duygusu içerisinde, “Nitelik” ezberine takılarak, o gitsin-bu gelsin tartışmasına takılırken; niceliklerin yönlendirilen iradesiyle sandıklardan çıkarak, çoğunlukta olduklarını iddia edenlerin projelerinin sonuçlarına katlanmak zorunda bırakıldık!

Bunu dönüştürmek istiyorsak eğer, küreselleşmenin bir kader olduğu anlayışının yıkılması gerekiyor! Ben ölünceye kadar “Kemalizm yeniden…” diyeceğim. Bununla, Kemalizm’in o pür mantığından; başlangıçtan itibaren tavizsiz bir şekilde sürdürülen politikalarla oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş felsefesine geri dönmekten söz ediyorum. Siz köklü kurumlarınızı yok ederek, kendi kuruluş felsefenize ihanet ederek bir yere varamazsınız! O felsefeye ve kurumlara sahip çıktığınız sürece varlığınızı koruyabilirsiniz.

Eleştirmek… Bu, bir hastalık hâline geldi. Kendi içimizden kendimizi kemiren kurtlara benzedik. Ben eleştirerek yok etmek yerine, sahiplenerek güçlendirmekten yanayım… İleriye bakmalısınız, yanınızdakilerle didişerek değil; yürüdüğünüz yolda yanınıza birilerini katarak ilerlerseniz, o zaman Kemalizm’i diriltebilirsiniz.

Şu anda öyle hissetmemizi istedikleri için, azınlıktayız gibi hissediyoruz! Çoğunlukta olanın kendini azınlıkta hissedebileceği her türlü politikanın uygulandığı bir süreçten geçiyor ve pasifize ediliyoruz. Bu psikolojik baskıdan bir an önce kurtulmalıyız.

Son olarak şunları söylemek isterim: Atatürk, “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir.” demişti, biz bunu unuttuk. O aslında bize mesaj veriyordu. Bağımsızlık bu ulusun karakteridir, demek istiyordu. Bir şey daha söylemişti; “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” demişti.

O bize görev verdi ve biz o görevi yerine tam getirmedik. Yokluklar içerisinde var edilen bir vatanı, biz varlık içerisinde yok etmeye başladık!

Her zaman söylediğimi yineleyerek bitiriyorum: Kemalizm yeniden.. Yeni etiketi vurulmadan, başkalaştırılmadan, katışıksız hâli ile…”
Mehmet Sağlam

····

İlk sözü siz söylemek ister misiniz?

:)

Gönlümüzde bir iz bırakın!

Evleniyor musunuz?