Bu akşam avukat yeğenim Fatoş‘la bir telefon görüşmesi yaptım. Hoş bir sohbetti, beni yıllar öncesine, çocukluğuma götüren çok hoş bir sohbet…
Önce çocukluğumdan bazı cümleler aktarıvereyim! “Dur yapma!”, “Sen bilemezsin!”, “Sen yapamazsın!” Bir de hiç unutamadığım davranışları olurdu annemin.
Mahalle arasında, top oynuyoruz, ben genelde kaledeyim. Annem elinde alışveriş filesiyle köşede göründü mü, hemen kaleden kenara çekilirdim. Çoğu kez de gol gelirdi o esnada.
Kenara çekilmemin sebebi, annemin top oynadığıma kızacağını düşündüğümdendi. Hemen elindeki fileye hamle yapardım. Yaşım 14-15 arası bir şey.
- Anneciğim, sen yorulma, ben gidip alışveriş edeyim Havrasokağı’ndan (Pazaryerimiz)
- İstemem, istemem bırak şu fileyi!
Kızgınlıkla giderdi kendisi. Bana güvenemezdi.
Domatesin çürüğünü, limonun susuzunu, karpuzun kabağını, kavunun keleğini, ekmeğin hamur gibisini alacağımı düşünürdü.
Hiç güvenemezdi rahmetli annem bana. Bu güvensizlik ortamı, ölünceye kadar da sürdü.
49 yaşında, Annem için temelli dönüş yaptığımda, benim 27 yıl onsuz Almanya’da yaşadığımı hiç düşünmezdi.
Hep hiçbir şey beceremeyeceğimi düşünürdü. Öyle düşüne düşüne de rahmetli oldu gitti.
Rahmetli hayatı bana da zehir etti, kendisine de. Bana iyilik yaparken kötülük yaptığını fark edemedi. Nur içinde yatsın!
*****
Ben kaledeyim ya annem pazara giderken, topu takip edemez, arka arkaya goller yerdim. Aklım hep annemde, onun geleceği istikamete bakmaktan boynum tutulurdu. Elinde dolu alışveriş filesiyle görünür görünmez koşardım ona doğru, kale Allah’a emanet. Papara yiyeceğimi biliyorum da, bari arkadaşlarımın önünde azarlamasın!
- Ver anneciğim, ben taşıyayım, sen yorulmuşsundur.
Elimi iterdi rahmetli, hışımla,
- Bırak, bırak ben taşırım, buraya kadar taşıdıktan sonra. Sen eşşek kadar adam buralarda top oyna, ben çarşılara gideyim.
Annem gittikten sonra bir üzüntü çökerdi içime, bir daha kaleye de dönmez, oturur köşeye düşünürdüm. Arkadaşlarım da oyunu bitirirler, beni teselli ederlerdi.
*****
Bu akşam yeğenim Fatoş’la o tatlı sohbeti yaptıktan sonra, oğlu Fırat‘ı sordum. 2 senedir görmediğim Fırat’ı. Halini, hatırını sordum, tam benim kaledeyken annem tarafından azarlandığım yaşlarda.
Fırat’ın durumu biraz değişik. Annesi ona da güvenmiyor ama hiç azarlamıyor. El bebek gül bebek durumları yani.
- Ver bakayım Fırat’ı telefona! Sen onun üstüne çok düşüyordun, 8-10 yaşlarındayken bebek muamelesi yapar, arkasından mama yedireceğim diye koşardın.
Biraz sonra Fırat telefonda. Çok kibar bir çocuk Allah için, hatırnaz da. Hal hatır sorduk birbirimize, sesi delikanlı gibi. İyi bari hanımevladı değil.
- Fırat Kemaraltı’nda benim dükkan, bir gün gel de bol bol resimlerini çekeyim. Hem özledim seni.
- Tamam dayı gelirim. Bak annem yine konuşmak istiyor.
Ben biliyorum arkasından ne geleceğini de işi gırgıra almaya çalışıyorum.
- Dayııı…
- He dayım!:))
- Dayı ya, Fırat orayı bulamaz ki! Kendisi gelemez! Servis arabasıyla okula gider eve gelir. Hiç sokağa çıkmaz, ders çalışır hep. Ben getiririm onu bir gün!
- Eeee.. Fatoş’cuğum bu çocuk biraz da yalnız gitsin gelsin ya! Böyle çocuk mu yetiştirilir? Yarın bir gün bir mevkiye gelirse sen mi götürüp getireceksin iş yerine? Bu çocuk yarın bir gün uluslarası bir toplantıda panele katılırsa, sen mi “van minıt, van minıt, olmaz!” diyeceksin?
Karşılıklı gülüşmeler filan ama olmuyor. Fatoş yeğenimi çok seviyorum. Fırat’ı da! Ama 15 yaşında bir gence artık bebek muamelesi yapılmaz ki. Kemeraltı dediğimiz, İzmir’in göbeği. Atlayacak otobüse, Hatay’dan, gelecek Konak’a. Bunu beceremeyecek ne var?
- Kaç yaşında Fırat?
- 15 yaşında dayı. İlköğretim sonda.
Şaşırdım kaldım da şaşkınlıktan bu bloğu yazdım.
İçinizde çocuğuna böyle bebek muamelesi yapan anneler, babalar var mı acaba?
Varsa, bu nasıl bir duygu?
Gençlerimizi yarına hazırlamalıyız. Sadece okutarak, ders çalışmasını sağlayarak, onlara hep iyi davranarak değil. Bazen sert davranışlarımız da olabilir ama dayak asla!
Çocuklarımızı yetiştirirken, hayata da alıştırmalıyız. Diğer insanlarla temasını, sağlamalıyız. Tek başına oraya buraya gidecek, bakkaldan, çakkaldan alışveriş edecek.
Öyle beynini bilgilerle doldurur, ama insanlarla konuşmayı öğretemezsek, uluslararası toplantılarda bile van minıt‘tan öte gidemezler ve olmaaaz! diye devam ederler.
Herkese saygı ve sevgiler. Sana da Kandıralı!
(Bu fıkrayı bilen bilir de bir de ben anlatayım: Bölük sabah eğitiminde. Komutanın sert sesi, “- Bölüüüük dur!” Herkes durur ama Kandıralı er sert adımlarla yürümeye devam eder. Komutan: “-Sen de Kandıralı!” deyince durur.)
Burada Kandıralı’dan kasıt, topluma uyum sağlayamayanlardır.
Mustafa Mumcu,


İlk sözü siz söylemek ister misiniz?
:)