Prestij sahibi bir Ankara restoranında yediği yemekten zehirlenerek, evinde ölü bulunan Ernest Shenton Bey, Türkiye’de yaşadığı 10 yıl boyunca eğitime büyük hizmetleri olmuş, Türkçeyi çok iyi konuşan ve Türkiye’yi çok seven bir İngiliz diplomattı. Kendisiyle yıllar önce yaptığımız bir sohbette çok bilinen bir Türkiye gerçeğini çarpıcı ve samimi bir ifadeyle şöyle dillendirmişti:
“Atatürk, ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ demiş. Bu, gerçekten çok doğru… Ama ben de diyorum ki, iki Türk hiçbir şeye bedel değildir!”
Ernest, bireysel çabalarında son derece cesur, atak, risk alan ve bir anlamda limit tanımayan Türk karakterini görmüş, kabul etmiş ve fakat tim/takım/grup/birlik/ekip anlayışına sahip olmadıkları için güçlerini bir türlü birleştiremeyen bireylerden oluşan bir ulus olduğumuzu da kendi deneyimleri sırasında gözleyerek keşfetmişti.
Onun gördüğü ve benim ilk kez ondan öğrendiğim bir başka gerçeğimiz de şuydu; bizim -ulus olarak- hayata ve zamana karşı maalesef çok kısa vadeli, çok aceleci bir bakış alışkanlığımız var. Bu yazının konusu, işte bu olacak…
Bazı sözcüklerin, veciz ifadelerin veya tamlamaların ses uyumları ve söz dizimleri kulağa hoş geldiği için, onları çabucak benimser ve dağarcığımıza ekleyip kullanmaya başlarız. Ancak çoğu kez onları derinlemesine irdelemeden kabullendiğimiz için içerdikleri çelişkileri veya anlam yanlışlıklarını fark edemeyiz. “Zaman Tüneli” bu ifadelerden biri…
Bence bu kavram iki büyük yanlışlığın abidesidir:
— Zaman; lineer ve düz bir çizgi olarak algılanmaktadır,
— Zaman; dümdüz, kapkaranlık, upuzun bir tünel olarak hayal edilmektedir.
Âşık Veysel’in “uzun ince bir yoldayım/gidiyorum gündüz gece” deyişi ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın “yaş otuz beş/yolun yarısı eder” dizesi, bu yanlışlığı bugünkü nesillere kuvvetle empoze etmiştir. Eğer Veysel ve Tarancı, Einstein’ı okumuş ve anlamış olsalardı, zamanın ne denli rölatif/göreli bir kavram olduğunu ve kronolojik bir sırayla yazılmış tarihin, zaman denen olguyu asla tarif etmediğini belki görüp anlamış olurlardı.
Oysa zaman kavramının göreceli/izafi olduğu ne kadar da aşikâr…
Zaman var elbette ve uzayla birlikte evrenin dördüncü boyutunu oluşturuyor. Fakat onun bir ölçüsü aslında mevcut değil. Kendi işlerimizi kolaylaştırmak için oluşturduğumuz saat, gün, ay ve yıl gibi ölçüler bizim sübjektif birer kategorizasyonumuzdan ibaret. Ve hele zaman, yolun yarısı veya uzun-ince bir yol hiç değil. Evren bile Büyük Patlama’dan beri geçen 15 milyar yıllık ömrünün farkında değilken ve 5 milyar yıl sonra Büyük Sıkışma gerçekleştiğinde evren yok olacaksa, bu 20 milyar yıllık dünyasal zaman, evrenin sadece bir nabız atışı olabilir ancak; çünkü 20 milyar yıl dahi sonsuzluk içinde bizim bir saniyemiz bile değildir…
Bence zaman ölçüm dışı ve özgür bir sonsuzluktur. Onu tünellere sığdırmaya uğraşmak -retorik olsa bile- abesle uğraşmaktır.
Peki, acaba tarih veya bir başka deyişle yaşanmış yıllar, zamanın birer ‘donmuş’ hali olabilirler mi? Elbette hayır! Tarih, olsa olsa deneyimlerimizin zihinlerimize kazınmış sırasal bir listesidir ya da bellek bankasına yatırılmış tahvillerdir; ayrıca zamanı betimleyen bir olgu asla değildir. Yaşadığımız yıllar ise deneyimlerimizin birer koleksiyonudur. O halde zaman tüneli diye bir kavram olmaması gerekir. Ne var ki, bu iki sözcüğün ifade ettiği gerçek anlamı belki başka sözcüklerle anlatma olanağımız vardır: Donmuş Deneyimler desek mi acaba?
İşte, Ernest’ın farkına vardığı şey buydu. Biz ulus olarak zamanın izafi olduğunu anlaMamıştık… Zaman hiçbir yere geçip gitmiyordu ve aslında biz zamanın içinden geçip gidiyorduk birer ömür boyu. Daha kötüsü; asla yakalayamayacağımız zamanı iş işten geçmeden yakalamak istiyorduk. Çok tren kaçırdığımıza inanıyorduk ve her zaman yeni trenler kaçtığına tanık olduğumuz halde bunun hayatın bir gerçeği olduğunu da pek kavrayamamıştık. O nedenle merdivenlerden ağır ağır ve emin adımlarla çıkmaya tahammülümüz yoktu. Bizi acilen çıkmak istediğimiz yüksekliğe basamaklar değil, ancak hızlı asansörler ulaştırabilirdi.
Ne yazık ki 25 yıl önce farkına vardığım bu açmazımız, bugün de bütün gerçekliğiyle süregidiyor; a- herkes hedefine bir an önce varmak için her yolu mubah görüyor, b- toplumun her kesiminde bir “kapkaç” felsefesi hâkim durumda… Sadece bu iki sebep yüzünden toplum düzenimiz ve ulusal geleceğimiz öylesine tahrip oluyor ve öylesine yanlış düşünce ve tavırlar geliştiriyoruz ki, durum hiç de iç açıcı değil maalesef. Bakınız:
— Çocuklarımız, daha altı yaşına basmadan istediği bilgisayarı elde etmek için her türlü duygu sömürüsünü yaparak, amacına ulaşmak istiyor.
— Annelerimiz, sağlık ve eğitim olmadan hiçbir başarının elde edilemeyeceğini gözardı ederek, harcamalarında önceliği lüks ev eşyalarına ve pahalı giyim-kuşama verip çevreye “biz zengin olduk, zamanından önce hedefe ulaştık” mesajını vermeyi marifet sayıyorlar.
— Babalarımız, bilgisini, zekâsını ve gücünü aşan işlere giriyor, onu bunu kandırarak, yalanla dolanla bir an önce daha fazla servet elde etmek istiyor ki, başarılı görünsün ve “yukarıdakilerin” düzeyine eriştiği hissini yakalayıp mutlu olsun.
— Esnafımız sanki yaşam bir-iki ay sonra bitecekmiş gibi davranıyor; zanaatkârlarımız müşterilerinin uzun vadede ona sürekli para kazandıracağını düşünemeden, aldığı her işi biran önce ve yarım yamalak bitirip, parasını cebinde hissetmek istiyor.
— İşadamlarımız, servetini her yıl bir-iki kat arttırabilmek için önce çevresinin, daha sonra devletin kasasını kendi kasasına aktarabilmek için her türlü kanunsuzluğu ve ahlaksızlığı göze alabiliyor.
— Belediyelerimiz, kentsel alt ve üst yapılara yöneltecekleri zaman ve kaynaklarını bir seçimden diğerine götürecek kadar kullanıyor, böylece şehir ve kasabalarımız bir türlü gerçek birer kent olamıyorlar.
— Hükümetlerimiz, oy ve ikbal kaygısı yüzünden uzun erimli yatırımlar yerine, günlük ve en fazla 3–5 yıllık plânlarla ülkeyi ve geleceğimizi yönetmeye çalışıyorlar.
— Topluma yön verecek ve ayna tutacak sanatçılar, yazar-çizerler ve düşünürler kısa vadeli şöhret veya tez elden maddî varlık edinme düşüncesiyle ruhsuz ve yararsız “yapıtlar” üretip topluma köstek oluyorlar.
Böylece, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar; öğrenmeden öğretenler; düşünmeden filozoflaşanlar; çıraklığı yaşamadan ustalaşanlar ve merdivenleri çıkmadan hedefe ulaşmayı amaç edinenler gittikçe çoğalıyor bu ülkede. Asansöre binip kısa yoldan yukarı tırmanabilenler ise zalim birer Asan Sör’e dönüşüyor; bazıları, servetin verdiği güven içinde güçlerini zayıfları ezmek veya basamak yapmak için acımasızca kullanıyorlar.
Merdivenle tırmanmanın yorgunluğunu göze almaktan kaçınmayın; zira erdemin de, bilginin de, tecrübenin de, bilgeliğin de yolu basamaklıdır.

İlk sözü siz söylemek ister misiniz?
:)