İstanbul’da doğdum, büyüdüm, yaşıyorum…
Boğaz’ına, Bizans’ına ( Tarihi Yarımada) ve eski hali gibi olmasa da Bağdat’ına aşığım…
Yazıktır ki bu şehrin ırzına geçildi, hani oluyor… Nasıl da “köylü”leştirildi (mazur görün… manasını herkes bilir bu benzetmenin…) Ama o kadar içimi acıtıyor ki İstanbul’un sokulduğu hal… Tükürenine, yolda insan gibi yürümeyenine, davranmayanına, yaylada yaşar gibi bu şehre hoyratlık edenine tahammülüm kalmadı…
Ben Anadolu Yakası’nda yaşıyorum… Ancak karşı yakaya, Rumeli’ye geçtiğimde öylesine yoruluyorum ki… 15 milyonu taşımıyor bu cânım şehir…
Canını acıtıyorlar, örseliyorlar, hırpalıyorlar…
Binlerce yılın o İmparatorluk şehri değilmiş de alelade bir “kasaba”ymış gibi davranıyorlar ona… Bir salon hanımefendisinin pavyona düşmüş hali gibi geliyor bana bugün yaşadığım şehir…
Örselenmiş, hırpalanmış… Irzına her sabah ve akşam geçilen… Hoyrat kalabalığının acımasızca çiğnediği…
Şimdi ben bu aşık olduğum şehirden, içinde türeyen zorbalar yüzünden ayrılmayı planlıyorum…
İkametim İzmir olacak yakında… En azından 3,5 milyon insanla, birbirine çarpmadan ve “selam”laşarak yürüme şansım olacak…
Ve İstanbul, benim için, özlem duyduğumda, hasret gidermek için gittiğim, biricik şehrim olacak… Dayanabildiğim kadar…
Nasıl yaptılar bunu bu şehre anlamıyorum…
Hala 554 sene önceki fethi kutlanan; bir türlü benimsenememiş, her sene yeniden fethedilien bir şehir… Günbegün öldürülen bir şehir…
Ah… cânım İstanbul…